28 Haziran 2010 Pazartesi
bir gün
...sabah uyan. telaşla giyin. vapura koş. vapurda uyu. vapurdan in. otobüse bin. onu düşün. otobüsten in. işe yürü. o durakta gördüğün son halini düşün. işe git. bilgisayarı aç. ona bak. bakama. silmiş ol. pişman ol. öğlen olsun. yemek ye. sigara iç. onu düşün. işe dön. onu düşün. işten çık. otobüse bin. beşiktaşa git. onu düşün. otobüsten in. vapura bin. onu düşün. vapurdan in. onu düşün. yolda yürü. onu düşün. sokağına var. çaycıya bak. onu düşün. eve gir. onu düşün. balkona çık. ayrıldığınız günü düşün. gözyaşlarını düşün. salaklığını düşün. onu düşün. televizyonu aç. saçma bi şey izle. saçmalıkları düşün. kahve iç. acısı kalsın damağında. acıyı düşün. tvdeki şaklabana gül. onu düşün. otur. biraz ağla. onu düşün. kafanı yastığa koy. diğerini sar. onu düşün. uykuya dal. rüyanda gör. sabah kalk. düşlerini düşün. telaşla giyin...
4 Haziran 2010 Cuma
Fotoğrafın Dediği
Yağmurlu bir sabah. Saat 6 civarı. Pencereleri buğulu odanın içinde sessizce yağmuru dinleyen 2 nefes. Pencereye vuran damlaların ritmi sessiz ortamın şaşkınlığını, hüznünü, mutluluğunu, huzurunu, kendinibilmezliğini anlatıyor kendine özgü notalarıyla. Duvarlardaki kitaplar, çerçeveler, ıvır zıvır, etraftaki her şey odanın ortasındaki yatağa bakıyor. Herhangi bir yargı ifade etmeden, sadece bakıyor. Yataktakilerden birinin gözleri kapalı, diğerinin ise yarı açık, bu yargısız bakışların sahiplerini izliyor. Dünden kalan şarap bardağı, ağlamış, rimelleri akmış bir kadın gibi. Kitaplığın üzerinde açık bırakılmış kitap, tam da bir şeyler söyleyecekken laflar ağzına tıkanmış bir mahçup gibi. Perdeler ayıpları kapatır gibi. Ardındaki İstanbul biraz umarsız gibi. Kadın, kelimeleri tükenmiş bir şair gibi. Eşyaların gözleriyle anlattıklarını dinlerken, ona takıldı birden gözleri.
Siyahlar içinde bir kadın, başında elbisesinin uzantısı olan bir kumaş parçası var, bakıyor, ama ifade ettiklerini anlatmak mümkün değil, anlamak ise yürek ister. Yataktan doğruluyor kadın, çerçeve içindeki resmi inceliyor iyiden iyiye.
Yağmur bu arada azalmış olsa da, şehri sulamaya devam etmekte.
Soluna bakıyor neden bilinmez daha sonra, bakışları adamınkilerle karşılaşıyor bu ne anlatmak istediğine karar verememiş hava boşluğunda.
- Ne zaman uyandın sen?
- Kokun benden uzaklaştığında.
- Yapma allahaşkına, gören de romantik sanacak.
- Kadınların istediği de bu değil mi?
Kadın belli belirsiz gülümsüyor, ahşap çerçeveli fotoğrafa dönüyor tekrardan.
- Kadının bakışları çok...
- Çok?
- Bilmiyorum, ifade etmek zor.
- Güzel hatun, geçenlerde çektim onu, nü’de daha başarılı.
- (içinden küfür)
- i used to geet, floweers from girls in their blooom...-
Telefon çalıyor. Adamın telefonu, ancak kadının tarafında. Kadın telefonu alıyor, adama uzatırken gelen çağrı onu görmesin diye kendinden uzak tutuyor. O harflerden utanıyor.
Gökçe calling...
Adam telefonu aldığı gibi, kadının üzerinden atlayıp, atlarken de omza bir öpücük kondurmayı unutmayıp, diğer tarafa ulaşıyor. Oradan da odanın kapısına yöneliyor. Kadının bu konuşmaya tanık olmasının kimseye bir yararı yok değil mi?
Sigara masanın üzerinde, yataktan çıkıyor istemeye istemeye. Yorganın dışı o kadar da sıcak karşılamıyor onu, ürperiyor. Masaya vardığında paketin boş olduğunu görmek, küfürlerin en ağırı gibi. En ağır küfrü ediyor o da, bu sefer dışından.
Yağmur ritmini gittikçe yavaşlatıyor. Çiselerini etrafa saçıyor derin bir nefesi yavaş yavaş verir gibi.
Kapı açıldı, tahta evin yerleri, atılan adımlarla gıcırdıyor.
- Hmm, bu ışıkta güzel görünüyorsun.
- Çok flörtöz bir adamsın.
- Biliyorum. Ama bu ışıktan yararlanmak gerek.
- ...
- ...
- Ne, fotoğrafımı mı çekmek istiyorsun?
- Neden olmasın, tanrının armağanı muhteşem kıvrımlara sahipsin.
- Sana çıplak poz vereceğimi sanmıyorsun heralde?
- Yapmaa, bugünün güzel bir anısı kalsın istemez miydin?
- Bugünü güzel hatırlamak istemiyorum belki de...
Suskunluk.
- Bu kadını fotoğraflarken ne hissettin?
- Bilmem, pek de bir şey hissetmedim. Kadının elmacık kemikleri çok güzel, bakışlarında da bir şey var. Bir şey, hmm...
- Evet! İnsan sıfat bulamıyor değil mi?
- Öyle, olumlu da olabilir, olumsuz da. Baktığın moda göre değişiyor.
- Bunu yakalamanı yeteneğinden çok şansına veriyorum.
- Yapma, ben iyi fotoğraf çekerim. Hatta bunu bir deneyimleyelim.
- Hiç şansın yok.
- Neden bu kadar katısın? Yoksa korkuyor musun?
- Beni çekmenden mi, neden korkayım.
- Bilemiyorum artık.
Tabi ki korkuyor, kaçırdığı gözlerine adamın uzun uzun bakmasını istemiyor. Uzun uzun bakarsa, retinasını yırtıp adama çığlıklar atacak harflerin coşkusundan korkuyor, çok korkuyor.
- Korkmuyorum.
- İşte böyle, rahatla biraz.
- Ama bu ifadeyi bulman gerek. Bu ifadesi güç ifadeyi istiyorum.
- Emrinize amadeyim prensesim.
Kadın sandalyeye, adama arkası dönük şekilde oturuyor. Adam kamerayı çekime hazırlarken, kadın masanın üzerindeki detaylarla ilgilenmeye başlıyor. Masanın üzeri onlarca film ve fotoğrafla dolu. Hepsi ifadeli, ifadesiz, çıplak, yarı çıplak, makyajlı, makyajsız, makyajı akmış, yeni uyanmış, henüz uyumamış, sarhoş, fazla uyanık, umduk, umulmadık anlarda çekilmiş kadınlar.
- Bakıyorum çeşit seviyorsun.
- Efendim?
- Fotoğraflar diyorum, çeşit çeşit pozlar, belli bir tarz olmaksızın.
- Ha evet, doyumsuzum o konuda, sınırlarım yok. O an neyi istiyorsam, onu çekiyorum.
- Bu seni zaman zaman sıkmıyor mu? İnsan belirli bir tarza sahipken kendini güvenli sularda hisseder. Ne bileyim, hata yapma şansın azalır. Sınırlar sana cesaret verir, güven verir, ilham verir. Gittikçe daha kendini bulursun onda, tanırsın, tanışırsın. Tek bir şeyin üzerine odaklanmak, ne bileyim, sıcak bir duygu.
- Omuz hizandan bana bak, çene biraz dik, bakışlarını yarıla.
Yapar.
- Şahane.
Yağmurun ritmi dengesiz, iki vuruyor, bir vurmuyor. Bir vuruyor, uzun uzun susuyor.
- Ben tarzlardan korkarım, sınırlar beni bunaltır. İstediğimi çekemeyeceksem, neden bu kamerayı elime alıyorum mesela? Bu benim oyuncağım, bunu kullandığımda, mutlu olmalıyım. Mutsuz olacaksam, kendime başka bir oyuncak bulmalıyım. Hem senin çekimlerini de gördüm, sabit bir tarza sahip olduğunu iddia edebilir misin?
- Sen benim fotoğraflarımı anlamamışsın, mekanlar değişir, insanlar değişir, renkler, ışıklar, ambians değişir, duygu değişmez.
- Melodram, ben böyleyim diyorsun.
- En azından bir duygum var diyorum.
- Benim de milyonlarca duygum var ama bak, her fotoğrafta ayrı bir şehvet, keh keh..
- Milyonlarca duygunun içinde kaybolmaya devam et. Birgün sen değil, onların tamamı kaybolacak.
- O ne demek?
- Ne demekse demek.
Sessizlik.
- Biraz Polaroid çekeceğim.
- Peki... Biliyor musun, bu fotoğraftaki bakışları anlıyorum yavaş yavaş. Sıfat bulamıyor insan önce, çünkü kadın rol kesiyor.
- Rol mü? Bu fotoğrafı çektirirken gayet mutluydu.
- Bence bu fotoğrafı çektirirken mutlu görünmeye çalışıyordu sadece. Bu yüzden ifadesini çözemiyorsun. Mimikleriyle istediği kadar gizlemeye çalışsın, gözlerindeki hüzün insanın yüzüne yüzüne bağırıyor. Sevdiği adama ulaşamayan bir kadın gibi. Tam konuşacakken yutkunup, kelimeleri gerisin geriye atmak gibi. Ama yollarını bulup, sana ulaşıyor bir şekilde işte. Fotoğraf tehlikeli iş, anı yakaladığında, piksellerin sana anlattıklarını çözmen kolay çünkü.
- Bana dön, bir de önden alacağım.
- Bu kadar yeterli bence.
- Noldu, piksellerini okumamdan mı korkuyorsun, ha ha!
- Komiksin. Ben duşa giriyorum.
İstanbul ağlamayı kesti, hafiften güneş kendini gösterdi. Bu sefer damlaların sesi banyodan geliyor. Duşta bir kadın, düşünde bir adam, dışında bir gerçek var. O gerçek, odada, elinde bir fotoğraf, yakaladığı pozun duvardaki bir diğerine benzerliğine şaşkınca bakar...
Siyahlar içinde bir kadın, başında elbisesinin uzantısı olan bir kumaş parçası var, bakıyor, ama ifade ettiklerini anlatmak mümkün değil, anlamak ise yürek ister. Yataktan doğruluyor kadın, çerçeve içindeki resmi inceliyor iyiden iyiye.
Yağmur bu arada azalmış olsa da, şehri sulamaya devam etmekte.
Soluna bakıyor neden bilinmez daha sonra, bakışları adamınkilerle karşılaşıyor bu ne anlatmak istediğine karar verememiş hava boşluğunda.
- Ne zaman uyandın sen?
- Kokun benden uzaklaştığında.
- Yapma allahaşkına, gören de romantik sanacak.
- Kadınların istediği de bu değil mi?
Kadın belli belirsiz gülümsüyor, ahşap çerçeveli fotoğrafa dönüyor tekrardan.
- Kadının bakışları çok...
- Çok?
- Bilmiyorum, ifade etmek zor.
- Güzel hatun, geçenlerde çektim onu, nü’de daha başarılı.
- (içinden küfür)
- i used to geet, floweers from girls in their blooom...-
Telefon çalıyor. Adamın telefonu, ancak kadının tarafında. Kadın telefonu alıyor, adama uzatırken gelen çağrı onu görmesin diye kendinden uzak tutuyor. O harflerden utanıyor.
Gökçe calling...
Adam telefonu aldığı gibi, kadının üzerinden atlayıp, atlarken de omza bir öpücük kondurmayı unutmayıp, diğer tarafa ulaşıyor. Oradan da odanın kapısına yöneliyor. Kadının bu konuşmaya tanık olmasının kimseye bir yararı yok değil mi?
Sigara masanın üzerinde, yataktan çıkıyor istemeye istemeye. Yorganın dışı o kadar da sıcak karşılamıyor onu, ürperiyor. Masaya vardığında paketin boş olduğunu görmek, küfürlerin en ağırı gibi. En ağır küfrü ediyor o da, bu sefer dışından.
Yağmur ritmini gittikçe yavaşlatıyor. Çiselerini etrafa saçıyor derin bir nefesi yavaş yavaş verir gibi.
Kapı açıldı, tahta evin yerleri, atılan adımlarla gıcırdıyor.
- Hmm, bu ışıkta güzel görünüyorsun.
- Çok flörtöz bir adamsın.
- Biliyorum. Ama bu ışıktan yararlanmak gerek.
- ...
- ...
- Ne, fotoğrafımı mı çekmek istiyorsun?
- Neden olmasın, tanrının armağanı muhteşem kıvrımlara sahipsin.
- Sana çıplak poz vereceğimi sanmıyorsun heralde?
- Yapmaa, bugünün güzel bir anısı kalsın istemez miydin?
- Bugünü güzel hatırlamak istemiyorum belki de...
Suskunluk.
- Bu kadını fotoğraflarken ne hissettin?
- Bilmem, pek de bir şey hissetmedim. Kadının elmacık kemikleri çok güzel, bakışlarında da bir şey var. Bir şey, hmm...
- Evet! İnsan sıfat bulamıyor değil mi?
- Öyle, olumlu da olabilir, olumsuz da. Baktığın moda göre değişiyor.
- Bunu yakalamanı yeteneğinden çok şansına veriyorum.
- Yapma, ben iyi fotoğraf çekerim. Hatta bunu bir deneyimleyelim.
- Hiç şansın yok.
- Neden bu kadar katısın? Yoksa korkuyor musun?
- Beni çekmenden mi, neden korkayım.
- Bilemiyorum artık.
Tabi ki korkuyor, kaçırdığı gözlerine adamın uzun uzun bakmasını istemiyor. Uzun uzun bakarsa, retinasını yırtıp adama çığlıklar atacak harflerin coşkusundan korkuyor, çok korkuyor.
- Korkmuyorum.
- İşte böyle, rahatla biraz.
- Ama bu ifadeyi bulman gerek. Bu ifadesi güç ifadeyi istiyorum.
- Emrinize amadeyim prensesim.
Kadın sandalyeye, adama arkası dönük şekilde oturuyor. Adam kamerayı çekime hazırlarken, kadın masanın üzerindeki detaylarla ilgilenmeye başlıyor. Masanın üzeri onlarca film ve fotoğrafla dolu. Hepsi ifadeli, ifadesiz, çıplak, yarı çıplak, makyajlı, makyajsız, makyajı akmış, yeni uyanmış, henüz uyumamış, sarhoş, fazla uyanık, umduk, umulmadık anlarda çekilmiş kadınlar.
- Bakıyorum çeşit seviyorsun.
- Efendim?
- Fotoğraflar diyorum, çeşit çeşit pozlar, belli bir tarz olmaksızın.
- Ha evet, doyumsuzum o konuda, sınırlarım yok. O an neyi istiyorsam, onu çekiyorum.
- Bu seni zaman zaman sıkmıyor mu? İnsan belirli bir tarza sahipken kendini güvenli sularda hisseder. Ne bileyim, hata yapma şansın azalır. Sınırlar sana cesaret verir, güven verir, ilham verir. Gittikçe daha kendini bulursun onda, tanırsın, tanışırsın. Tek bir şeyin üzerine odaklanmak, ne bileyim, sıcak bir duygu.
- Omuz hizandan bana bak, çene biraz dik, bakışlarını yarıla.
Yapar.
- Şahane.
Yağmurun ritmi dengesiz, iki vuruyor, bir vurmuyor. Bir vuruyor, uzun uzun susuyor.
- Ben tarzlardan korkarım, sınırlar beni bunaltır. İstediğimi çekemeyeceksem, neden bu kamerayı elime alıyorum mesela? Bu benim oyuncağım, bunu kullandığımda, mutlu olmalıyım. Mutsuz olacaksam, kendime başka bir oyuncak bulmalıyım. Hem senin çekimlerini de gördüm, sabit bir tarza sahip olduğunu iddia edebilir misin?
- Sen benim fotoğraflarımı anlamamışsın, mekanlar değişir, insanlar değişir, renkler, ışıklar, ambians değişir, duygu değişmez.
- Melodram, ben böyleyim diyorsun.
- En azından bir duygum var diyorum.
- Benim de milyonlarca duygum var ama bak, her fotoğrafta ayrı bir şehvet, keh keh..
- Milyonlarca duygunun içinde kaybolmaya devam et. Birgün sen değil, onların tamamı kaybolacak.
- O ne demek?
- Ne demekse demek.
Sessizlik.
- Biraz Polaroid çekeceğim.
- Peki... Biliyor musun, bu fotoğraftaki bakışları anlıyorum yavaş yavaş. Sıfat bulamıyor insan önce, çünkü kadın rol kesiyor.
- Rol mü? Bu fotoğrafı çektirirken gayet mutluydu.
- Bence bu fotoğrafı çektirirken mutlu görünmeye çalışıyordu sadece. Bu yüzden ifadesini çözemiyorsun. Mimikleriyle istediği kadar gizlemeye çalışsın, gözlerindeki hüzün insanın yüzüne yüzüne bağırıyor. Sevdiği adama ulaşamayan bir kadın gibi. Tam konuşacakken yutkunup, kelimeleri gerisin geriye atmak gibi. Ama yollarını bulup, sana ulaşıyor bir şekilde işte. Fotoğraf tehlikeli iş, anı yakaladığında, piksellerin sana anlattıklarını çözmen kolay çünkü.
- Bana dön, bir de önden alacağım.
- Bu kadar yeterli bence.
- Noldu, piksellerini okumamdan mı korkuyorsun, ha ha!
- Komiksin. Ben duşa giriyorum.
İstanbul ağlamayı kesti, hafiften güneş kendini gösterdi. Bu sefer damlaların sesi banyodan geliyor. Duşta bir kadın, düşünde bir adam, dışında bir gerçek var. O gerçek, odada, elinde bir fotoğraf, yakaladığı pozun duvardaki bir diğerine benzerliğine şaşkınca bakar...
20 Nisan 2010 Salı
M.

Ben bugün terk edildim.
Bugün ben terk edildim.
Terk edildim ben bugün.
Cümleyi nasıl kurarsam kurayım oldukça garip geliyor. Tahmin etmenin olanaksız olduğu bir önerme bu. Her şey daha farklı gidiyordu çünkü.
Gönül eğlendirme diye tabir edebileceğimiz hoş bir başlangıçtı yaklaşık 2 ay önceki… Sarhoş kafalar, mayhoş vücutlarla buluştu gecenin bir köründe. Sonra baktılar ki tenleri sevdi birbirini, devam vaktidir o zaman bu denildi.
Aradan birkaç hafta geçti.
Her şey kararında ve güzeldi.
Bu kadar kısa bir zamanda bile geçmişte güzel anılacak, unutulmayacak anılar birikti.
Anılar.
Onlarsız zaten bir birliktelik ne kadar gerçekmiş gibi hissedilebilir?
O anılar diri tutar aslında sevgiyi, paylaşımlar çoğaldıkça anlarsın bu işin aslında doğru gittiğini.
Güven verir anılar.
Güven bitti mi, anılar bitmiş demektir, halbuki kumbarada birikmeye devam ediyordular, geleceğe yatırımdı onlar.
Anılar oluşuyorken, güven dokuma ipliği gibi sağlam dokunurken ve sevgi devam edip giderken yol ikiye ayrıldı.
Her şey belediyenin hatasıydı.
Orayı kazı, burayı düzelt derken yolları da bir güzel ayırmıştı, şimdi böyle bir şeyin ne sırası vardı?
Kız kendini suçladı; “bu yola girdiysek benim hatam, senin dediğin yoldan gidilmeliydi.”
Çocuk önce sustu, sonra sen üzülme dedi.
Bunu yolun bozuk olduğu sırada bir diyebilseydi, bağırmasaydı, deli etmeseydi, yıpranmadan bu yürüyüş devam edebilseydi…
Etmedi.
Yol ikiye ayrıldığı sırada, bir de tek yön olduğunun farkında, geriye dönüp değiştirilemeyecek adımlarla ilerledi.
İkiye ayrılmış yolun önünde, eldeki kumbara parmaklardan sıyrılıp yere düştü, parçaları ve içindeki birikim öne, arkaya, yolun her tarafına saçılıverdi. Güven yok oldu, gitti.
Ortalık sessiz, bakışlar yerdeydi.
Kız üzülüyor, çocuk düşünüyordu.
Kız düşünüyor, çocuk susuyordu.
Yani kısaca, hiçbir şey hayra alamet değildi.
Çocuk savundu kendini; “bakışlarımda bakışlarının yansıması yok, benimkiler de parlak olmalıydı tıpkı seninkiler gibi.”
Kız geçmişe gitti, aynı çocuk gözleri kapalı, koynunda uzanırken aşık olma ihtimalini itiraf etmişti.
Bakışlar yalan söyler dedi, “bakma bana artık, seni gözlerin kapalıyken hayal edeceğim, yoluma öyle devam edeceğim.”
Çocuğun feri sönmüş gözlerini, geçmişi hatırlarken istemedi.
Bir hikaye sayfaları henüz dolmadan, kapağını kapatmaya yüz tutuverdi.
Halbuki kız cildi kalın tutmanın yollarını arıyordu.
Yine üzgündü, ama kafasını kaldırıp etrafındaki yollara bakınca ne mutsuzluklar olduğunu fark etti.
Geçer dedi, kısa ama güzel bir hikayeydi.
Öyle ki, özeti bile tek bir sayfaya sığıverdi…
14 Şubat 2010 Pazar
Bir Kadın, Bir Kaza
Hafif rüzgar esiyordu. Radyo açıktı, shivaree – i close my eyes çalmaya başladı. Atölyenin ortasında, gözlerim kapalı, çıplak ayaklarla sallanıyordum, ritmi de tutturmuştum yavaştan. Yazın ortasında kendini hissettiren bu hava akımını şu an milyarlara değişmezdim. Biraz kırmızı şarap dökmüştüm kendime, o elimdeydi. Gözlerim kapalı, kendimi hava akımına kaptırmış, parçayı mırıldanırken aklımda tek bir şey vardı; birkaç saat sonrası.
Son resmi yaparken bir ritüel olarak yine üzerimi boyamıştım, kot pantolondan bozma şortum kırmızı mavi renklerle pespayeliğime son noktayı koymuştu. Duş almam, hazırlanmam lazımdı, ama ben hala şarkı mırıldanıp dans ediyordum. Gözlerim kapalıydı.
Sonra bir gürültü duydum. Kedi odanın gölge tarafında yere koyduğum bir sürahi suyu devirmiş, su içindeki buzlarla tahmin edilebilecekten çok daha geniş bir alana yayılmıştı. Ama duyduğum gürültü bu değil, buzlardan birine basıp kayarken, yanımdaki boya sehpasını da yere devirmem yüzünden oluşmuştu.
Düşerken kafamı sehpanın köşesine çarptım, şu an bu sebepten, hala yerde uzanıyorum.
Kafam kırmızı bir gölün içinde, ama sadece kan değil, dökülen guaj boya ve şarap da buna eşlik ediyor. Boya kokusuna bayılıyorum.
…
Bu oda sandığımdan da büyükmüş, böyle durunca fark ettim. Ah canım tuvalim, kaldın mı öyle?
Resmime bu perspektiften bakmak haftalardır tam olarak anlayamadığım, içten içe sinirimi bozan hatayı bana gösterdi. Sandalyenin açısı, odanınkine uymuyormuş. Demek ki neymiş; çizdiklerime yere uzanıp sağ tersten bakmak gerekiyormuş, bir dahaki sefere yaparım bunu.
Bir dahaki sefere?
Tekir gelip suratımı yalıyor şu an, 2. yılımızda Cem almıştı bu tüy yumağını. Ne yalan söyleyeyim, hiçbir zaman tam olarak ısınamadım hayvancağıza. Bir derdi, yaramazlığı yoktu, fazlasıyla sakindi hatta. Ama bakışlarında her zaman beni iten bir gariplik, belki de bir düşmanlık vardı. Zaman zaman yemeğini vermeyi unutuyordum, ona yormak istiyorum.
Biraz soğuk gelmiş olmalıyım ki geri çekildi, pıt pıt mutfağa doğru gidiyor, maması orda. Giderken geride kırmızı pati izleri bırakıyor, aslında çok da güzel oldu. Neden daha önce düşünemedim ki ben bunu ah! Böyle dekore edeceğim yerleri.
Bak yine gelecek zaman kipi kullandım.
Resim henüz bitmemişti, yazık oldu. Ne olursa olsun, son dokunuşları yapmadan eksik, hayır baktığında da mantıklı bir bütünü var, herhangi bir insan bitmiş zannedebilir bunu. Alp de bitmiş zannedecek. Aman boşver, neye benzerse benzesin, bu saatten sonra iyi para edecek.
Üzülsem mi, sevinsem mi buna acaba?
Sergiye henüz 2 hafta var, daha yapacağım 2 resim vardı. Taslakları kafamda da hazır, tembellikten çizmemiştim. Keşke çizseymişim, sergide özel bir alanda onlar da yer alırdı, ismimin kapladığı alan büyürdü en azından. Neyse artık.
Saatin tik taklarını duyuyorum ama görüş açımda değil, ne kadar zaman geçti acaba? Haydi bir an önce gelsinler de bulsunlar beni. Hem hala neden buradayım anlayabilmiş değilim. Bir ışık filan görmem gerekmiyor mu? Gidip Salvador’a bir selam çakmak, ne kadar ego manyağı bir orospu çocuğu olduğunu hafif bir tebessümle söylemek istiyorum. Muhtemelen Roden’le aynı ateş banyosundadırlar. Sevgililerinin ağızlarına eden pezevenkler. Deha pezevenkler.
Of tekir ya, yine mi! Yeni alışkanlık bu, çöpü karıştırıyor. Tavuklu noodle’dan parçalar ağzında, atölyenin orta yerine gelmiş, ağır ağır yiyor gerzek. Eskiden hiç yapmazdı, büyüdükçe daha da sevimsiz hareketler içine giriyor. Sahibine çekmiş: bana değil, ötekine.
O öteki birkaç saate burada olur. Geldiği gibi havanın sıcaklığından şikayete başlar, sokakta ille sinirini bozacak bir şeyler olmuştur. Ya dolmuş şoförü arıza yapmıştır, ya komşusu şikayetlerine başlamıştır, ya ev arkadaşı bunalımdadır, bu da onu aşırı kıl etmektedir. Sigarası bitmiş, almayı unutmuş da olabilir. Terliyim, ıslağım öpme beni der, hakikaten ter kokar, niyeyse kokunun farkına varmaz. Dışarıdaki sıcağın inadına koyu renk bir tshirt giymiştir. Sen neden gelmedin karşıya der, ama bilirim ki bu yakayı daha çok sever. Bu sıcakta dışarı çıkmak istemez, ben ısrar edince çıkarız ama. Bu sefer sinemaya arıza yapar, çok sıcak der, e klima var içerde işte, hem festival filmi derim, susar. “Aa doğru” demez, suskunluğuyla onaylar beni sadece. Akşama doğru içmeye başlarız, biraz fazla içer, her zamanki gibi kafası güzel olur. Eve geliriz, sarhoşluk yüzünden kısa ve kötü bir sevişme yaşarız, her zamanki gibi. Sabaha karşı azdırırım, yine sevişiriz, bu seferde sabah mahmurluğundan kötü olur. 10 üzerinden 4 olur. Bu yüzden canımdan çok sevdiğim adamın koynundan çıkıp, Şahin’e giderim ben de. Onunla sevişirim, 10 üzerinden 9 sevişirim. Böyle yıllarca devam eder, ederdi, etseydi, edebilemeyecek artık.
2 yarım adamda 1 tam ilişkiyi yaşama günleri bitti.
Yaşama günleri bitti
Hay Allah kahretsin! Telefonumda Şahin’in mesajları duruyor. Şimdi gelecek, hemen olmasa da, birkaç güne görecek Cem. Bu hiç iyi olmadı, artık olmasam da, benim arkamdan kötü konuşması beni üzer. Ölünün arkasından kötü konuşulmazdı hani? Lanet olsun.
Oldu galiba…
Ulan tekir, tek bir gün, hayatında tek bir gün bir işe yarasan da, şu telefonu ortadan kaybetsen. Hemen önünde yavrucum, sabahtan akşama kadar dünyanın en saçma oyuncaklarıyla bıkmadan, usanmadan oynayabiliyorsun, bir de şuna bir el at. Oynarken götür içeriye bir yerlere, ah be keşke…
Bu saatten sonra yapacak bir şey yok. Çok sıkıldım, kan o kadar fazlalaştı ki, görüş alanımın yarısını kapladı. Haydi gelin beni bulun artık. Ben hala burada ne yapıyorum hem. Salvador nerdesin lan!?
…
Saat kaç oldu acaba? A ha, telefonum çalıyor. Cem’dir. Açmayınca telaşlanır da daha hızlı gelir belki. Hız onun lügatında anlamı olan bir kelime değil gerçi. Sabahları uyanması ayrı dert, hazırlanması ayrı dert, özellikle bir yere yetişmemiz gerekiyorsa oyalanmak için bulacak bir sebep bulması ayrı dert. Benim gibi telaş manyağı birine uymayacak derecede pervasız. Yazın ter kokuyor. Romantizmden nasibini almamış. Sabit görüşlü. Şikayetçi. Sekste ortalama. Çevreme uymayacak kadar uzaylı. Ben senin neyine aşığım diye kaç kere düşündüğümü hatırlamıyorum, hala cevabını bulamadım Cem.
Bak hakkaniyete erdim, hala cevap yok.
Yok, asında var cevabı, Ben biraz acımasızca davrandım, ok. Köfte gibi dudakları var, öpmeye doyamıyor insan. Yatakta sarıldı mı bırakmaz, kurtulmak için uğraştıkça daha da sıkı sarılır, bunun beni nasıl mutlu ettiğini de asla bilmez. Konuşurken gözümün içine içine bakar, dışarıda birinin biraz ilgisini görünce kıskanır, icabına bakar, çaktırmaz. Yazları ter koksa da kendine dikkat eder, kilo aldıysa hemen rejime girer, bir yerine bir şey olursa gider hemen merhemini bulur. Yeteneklidir, hem de dünyalar kadar. Çizdikleriyle başka bir diyara götürür, kurtul etkisinden kurtulabilirsen. Bunca yeteneğe rağmen ölümüne mütevazidir, dağ iken tepeyim der, kazanacağını sanata adar, görüşlerinden ödün vermez, beni kendine daha da aşık eder. Yakışıklıdır da, ama ne o, ne çevresi bunu fark etmez. Kazak da çok yakışır sevdiceğime.
Ama işte, bir ilişkide tam değildir.
Belki de ben fazla tatminsizimdir. Bunları düşünmenin de bir anlamı kalmadı gerçi. Hadi sevgilim gel de son kez güzel yüzünü göreyim. Telefon çalıyor yine. Çok sıkıldım, yeter…
Bugün gideceğimiz filmi kaçırdığıma üzülüyorum, ödüllü bir Fransız filmiydi. 3’lü, hastalıklı bir ilişkiyi anlatıyordu. Bir zaman sonra bu hastalığa herkes alışıyordu, nasıl yapabildiler acaba? Ben nasıl yapabildim acaba?
Bunca zamandır onu aldatsam da içimde bir gram pişmanlık duygusu yok, bu nasıl normal olabilir? Ben bu adamı seviyorum, yani bir şeyler rahatsız etmeli beni değil mi? Bu aldatmaca tek gecelik, hadi olmadı, 2-3 kerelik bir şey değil ki. 4 senedir her allahın günü devam etmekte. Acaba başından beri buna alışmış olmak mı beni rahatsız hissettirmeyen? Ee sonsuza kadar böyle mi devam edecek? Edecekti? Filmi izleseydim anlardım belki. Neyse artık. Telefon çalıyor.
…
Ses! Biri asansörü çağırdı, duyuyorum. Geldi güzel gözlüm. Belki de onu son bir kez görmek için hala buradayım. Bu da cehenneme gitmeden benim payıma düşendir belki. Güzel bir hediye, teşekkür ederim.
Kapı çalıyor, e anahtarın var açsana. Hiçbir zaman o anahtarı kullanmadı, benim kapıyı açmam hoşuna gidiyormuş, budala Ama şu an budalalığın hiç de vakti değil, haydi aç şu kapıyı tatlım. Beni bu halde, kanlar içinde bulmanı istemesem de, gördüğüm son şeyin, böyle hastalıklı bir ilişkiye rağmen, sen olmanı istiyorum. Seni gerçekten, ama gerçekten deliler gibi seviyorum.
Anahtarın sesi duyuldu, açıyor kapıyı. Ne tepki verecek acaba? Çok üzülecek, özür dilerim tatlım, ama her şey aldığın pis tüy yumağının suçu!
Kapı açıldı, beni şu an göremiyor. Ben de onu göremiyorum, ama yaklaştı, ayak seslerini duyabiliyorum.
- Aysu? Evde misin? A… Allah kahretsin! Allah kahretsin! Aysu, beni duyabiliyor musun, Aysu?
- Duyuyorum seni, ve bu nasıl mutlu edici bilemezsin. Saçlarını kestirmişsin, bu muydu sürprizin
- Aysu, nolur cevap ver!
- Son birkaç saniyem sanırım, daha da yaklaş tatlım, terli de olsa, tenini son kez doya doya koklayayım.
- Aysu! Nabız? Nasıl bakılırdı bu? Aysu? …. Kalbi, evet kalbi! Aysu, beni duyabiliyor musun? Yaşıyor, tanrım, yaşıyor! Aysu?!
- Ne? Allah kahretsin mesajlar!
...
Ambulans çağırdım hemen. Öylece yatıyordu, üzerinde en sevdiğim şortu, en sevdiğim haliyle, olabildiğince pespaye. Yüzünün bir bölümü uzun süredir kan gölünün içindeydi, kaldırdım hemen. Sarsmamaya çalıştım. Nefes alıyordu, ama tepki vermiyordu. Hıçkırıklardan neredeyse adresi tam veremeyecektim. 2 dakika sonra ambulans geldi, hastane zaten dibimizdeydi. Ben kendimde değildim. Kapının çalındığını bile duymamışım, kırmışlar. Hemen beni yanından uzaklaştırıp sedyeye koymak için hazırlamaya başladılar. Bir boyunluk taktılar, nabzına, kalp atış ritmine baktılar. Birbirlerine anlayamadığım bir şeyler söylediler. O sırada gözlerim tuvaldeydi. Ona bakmak ve hıçkırmak dışında tepki vermiyordum. Görevlilerden biri geldi, biraz sarstı beni, ben hala tuvale bakıyordum. Güzel olmuştu, ama son rütuşları kalmıştı. Resimleri bitmese de güzel derdim hep, kızardı sonra daha busu var busu var diye. Ukalalık olsun istemezdim aslında sadece, ama anlamaz, kızmaya devam ederdi. Kızınca çok güzel oluyordu… Beni kaldırdılar yığıldığım yerden, onunla aynı ambulansa koydular, sanırım bayılmışım, ya da öyle bir şey. Gözlerimi açtığımda yanımda bizimkiler vardı, bir yatakta serum yemiş yatıyordum. Parçalarcasına çıkardım serumu, “Aysu!” dedim. “Aysu nerde?” Ameliyattaymış. Tam 7 saattir ameliyattaymış. Ameliyathanenin kapısının önüne gittim, çok gücüm yoktu, bir sandalyeye oturdum, bizimkiler de yanıma çöktüler. Bana sorular soruyorlardı ama ne kimseye tek laf anlatacak takatim vardı, ne de olanları hatırlamaya niyetim. Bugün uzun zamandır istiyor diye saçlarımı kestirmiştim, onu mutlu etmek istemiştim. 4 yıldır deliler gibi mutlu bir ilişki yaşamıyorduk, onun sevgisini kaybetmek istemiyordum. Bu halimle çok da mutlu edemediğimin farkındaydım, ama istesem de, bir başkası gibi nasıl davranabilirdim? Ben böyleydim; asabi, şikayetçi, memnuniyetsiz… ama o anlardı beni, sadece biraz daha mutlu olsun istemiştim. Liseden beri kestirmediğim saçlarımı bu yüzden, daha bu sabah Ahmet abiye gidip kestirdim. Adam şoka girdi. Çocuklar da bir garip bakıyor zaten.
Doktor çıktı ameliyathaneden, anlayamadığım bir şeylerden bahsetti, komplikasyon kelimesini yakaladım sadece. Anlamıyordum söylediklerinden bir şey. Yakasına yapıştım, zor kurtardı bizimkiler. Ama adamın suratında kızar bir ifade yoktu, alışkındı herhalde. “kısaca” dedi, “beyni çarpma sırasında hasar görmüş, tüm vücudu felç olmuş. Algılarının durumunu, 1-2 hafta sonra, yoğun bakımdan çıkınca anlayacağız. Geçmiş olsun…”
Geçmiş olsun…
Şu durumda söylenecek en saçma şey.
Şimdi 9 gündür hastanedeyim. Hala uyanmadı. Haftaya sergi var, 7 tane resmi var koyacağı, aslında 9 olacaktı, ama onları yapamadı. Olsun, iyileşince yapar. İyileşecek. Bunu ummaktan başka şansım yok. Ailesinin numarası olmadığından çocuklardan biri eve gidip cep telefonunu aldı, aradım, kaza gününün akşamında uçakla geldiler hemen. Onlar da benim gibi, 9 gündür hastane sandalyelerinin rahatsızlığını kemiklerinde hissetmekteler.
Birkaç gün önce telefonu biraz karıştırdım. Malum, hastane ortamında çok da yapacak bir şey yok. Şahin diye bir herifle mesajlaşmışlar, hayatımda ilk defa duyuyorum ismini. Sanırım beni aldatıyordu, ama umrumda değil. Sadece iyi olsun, başka bir şey istemiyorum.
Bu gece nöbet sırası bende, gidip bir kahve alayım.
Açacaksın gözlerini tatlım, bugün, olmadı yarın…
Son resmi yaparken bir ritüel olarak yine üzerimi boyamıştım, kot pantolondan bozma şortum kırmızı mavi renklerle pespayeliğime son noktayı koymuştu. Duş almam, hazırlanmam lazımdı, ama ben hala şarkı mırıldanıp dans ediyordum. Gözlerim kapalıydı.
Sonra bir gürültü duydum. Kedi odanın gölge tarafında yere koyduğum bir sürahi suyu devirmiş, su içindeki buzlarla tahmin edilebilecekten çok daha geniş bir alana yayılmıştı. Ama duyduğum gürültü bu değil, buzlardan birine basıp kayarken, yanımdaki boya sehpasını da yere devirmem yüzünden oluşmuştu.
Düşerken kafamı sehpanın köşesine çarptım, şu an bu sebepten, hala yerde uzanıyorum.
Kafam kırmızı bir gölün içinde, ama sadece kan değil, dökülen guaj boya ve şarap da buna eşlik ediyor. Boya kokusuna bayılıyorum.
…
Bu oda sandığımdan da büyükmüş, böyle durunca fark ettim. Ah canım tuvalim, kaldın mı öyle?
Resmime bu perspektiften bakmak haftalardır tam olarak anlayamadığım, içten içe sinirimi bozan hatayı bana gösterdi. Sandalyenin açısı, odanınkine uymuyormuş. Demek ki neymiş; çizdiklerime yere uzanıp sağ tersten bakmak gerekiyormuş, bir dahaki sefere yaparım bunu.
Bir dahaki sefere?
Tekir gelip suratımı yalıyor şu an, 2. yılımızda Cem almıştı bu tüy yumağını. Ne yalan söyleyeyim, hiçbir zaman tam olarak ısınamadım hayvancağıza. Bir derdi, yaramazlığı yoktu, fazlasıyla sakindi hatta. Ama bakışlarında her zaman beni iten bir gariplik, belki de bir düşmanlık vardı. Zaman zaman yemeğini vermeyi unutuyordum, ona yormak istiyorum.
Biraz soğuk gelmiş olmalıyım ki geri çekildi, pıt pıt mutfağa doğru gidiyor, maması orda. Giderken geride kırmızı pati izleri bırakıyor, aslında çok da güzel oldu. Neden daha önce düşünemedim ki ben bunu ah! Böyle dekore edeceğim yerleri.
Bak yine gelecek zaman kipi kullandım.
Resim henüz bitmemişti, yazık oldu. Ne olursa olsun, son dokunuşları yapmadan eksik, hayır baktığında da mantıklı bir bütünü var, herhangi bir insan bitmiş zannedebilir bunu. Alp de bitmiş zannedecek. Aman boşver, neye benzerse benzesin, bu saatten sonra iyi para edecek.
Üzülsem mi, sevinsem mi buna acaba?
Sergiye henüz 2 hafta var, daha yapacağım 2 resim vardı. Taslakları kafamda da hazır, tembellikten çizmemiştim. Keşke çizseymişim, sergide özel bir alanda onlar da yer alırdı, ismimin kapladığı alan büyürdü en azından. Neyse artık.
Saatin tik taklarını duyuyorum ama görüş açımda değil, ne kadar zaman geçti acaba? Haydi bir an önce gelsinler de bulsunlar beni. Hem hala neden buradayım anlayabilmiş değilim. Bir ışık filan görmem gerekmiyor mu? Gidip Salvador’a bir selam çakmak, ne kadar ego manyağı bir orospu çocuğu olduğunu hafif bir tebessümle söylemek istiyorum. Muhtemelen Roden’le aynı ateş banyosundadırlar. Sevgililerinin ağızlarına eden pezevenkler. Deha pezevenkler.
Of tekir ya, yine mi! Yeni alışkanlık bu, çöpü karıştırıyor. Tavuklu noodle’dan parçalar ağzında, atölyenin orta yerine gelmiş, ağır ağır yiyor gerzek. Eskiden hiç yapmazdı, büyüdükçe daha da sevimsiz hareketler içine giriyor. Sahibine çekmiş: bana değil, ötekine.
O öteki birkaç saate burada olur. Geldiği gibi havanın sıcaklığından şikayete başlar, sokakta ille sinirini bozacak bir şeyler olmuştur. Ya dolmuş şoförü arıza yapmıştır, ya komşusu şikayetlerine başlamıştır, ya ev arkadaşı bunalımdadır, bu da onu aşırı kıl etmektedir. Sigarası bitmiş, almayı unutmuş da olabilir. Terliyim, ıslağım öpme beni der, hakikaten ter kokar, niyeyse kokunun farkına varmaz. Dışarıdaki sıcağın inadına koyu renk bir tshirt giymiştir. Sen neden gelmedin karşıya der, ama bilirim ki bu yakayı daha çok sever. Bu sıcakta dışarı çıkmak istemez, ben ısrar edince çıkarız ama. Bu sefer sinemaya arıza yapar, çok sıcak der, e klima var içerde işte, hem festival filmi derim, susar. “Aa doğru” demez, suskunluğuyla onaylar beni sadece. Akşama doğru içmeye başlarız, biraz fazla içer, her zamanki gibi kafası güzel olur. Eve geliriz, sarhoşluk yüzünden kısa ve kötü bir sevişme yaşarız, her zamanki gibi. Sabaha karşı azdırırım, yine sevişiriz, bu seferde sabah mahmurluğundan kötü olur. 10 üzerinden 4 olur. Bu yüzden canımdan çok sevdiğim adamın koynundan çıkıp, Şahin’e giderim ben de. Onunla sevişirim, 10 üzerinden 9 sevişirim. Böyle yıllarca devam eder, ederdi, etseydi, edebilemeyecek artık.
2 yarım adamda 1 tam ilişkiyi yaşama günleri bitti.
Yaşama günleri bitti
Hay Allah kahretsin! Telefonumda Şahin’in mesajları duruyor. Şimdi gelecek, hemen olmasa da, birkaç güne görecek Cem. Bu hiç iyi olmadı, artık olmasam da, benim arkamdan kötü konuşması beni üzer. Ölünün arkasından kötü konuşulmazdı hani? Lanet olsun.
Oldu galiba…
Ulan tekir, tek bir gün, hayatında tek bir gün bir işe yarasan da, şu telefonu ortadan kaybetsen. Hemen önünde yavrucum, sabahtan akşama kadar dünyanın en saçma oyuncaklarıyla bıkmadan, usanmadan oynayabiliyorsun, bir de şuna bir el at. Oynarken götür içeriye bir yerlere, ah be keşke…
Bu saatten sonra yapacak bir şey yok. Çok sıkıldım, kan o kadar fazlalaştı ki, görüş alanımın yarısını kapladı. Haydi gelin beni bulun artık. Ben hala burada ne yapıyorum hem. Salvador nerdesin lan!?
…
Saat kaç oldu acaba? A ha, telefonum çalıyor. Cem’dir. Açmayınca telaşlanır da daha hızlı gelir belki. Hız onun lügatında anlamı olan bir kelime değil gerçi. Sabahları uyanması ayrı dert, hazırlanması ayrı dert, özellikle bir yere yetişmemiz gerekiyorsa oyalanmak için bulacak bir sebep bulması ayrı dert. Benim gibi telaş manyağı birine uymayacak derecede pervasız. Yazın ter kokuyor. Romantizmden nasibini almamış. Sabit görüşlü. Şikayetçi. Sekste ortalama. Çevreme uymayacak kadar uzaylı. Ben senin neyine aşığım diye kaç kere düşündüğümü hatırlamıyorum, hala cevabını bulamadım Cem.
Bak hakkaniyete erdim, hala cevap yok.
Yok, asında var cevabı, Ben biraz acımasızca davrandım, ok. Köfte gibi dudakları var, öpmeye doyamıyor insan. Yatakta sarıldı mı bırakmaz, kurtulmak için uğraştıkça daha da sıkı sarılır, bunun beni nasıl mutlu ettiğini de asla bilmez. Konuşurken gözümün içine içine bakar, dışarıda birinin biraz ilgisini görünce kıskanır, icabına bakar, çaktırmaz. Yazları ter koksa da kendine dikkat eder, kilo aldıysa hemen rejime girer, bir yerine bir şey olursa gider hemen merhemini bulur. Yeteneklidir, hem de dünyalar kadar. Çizdikleriyle başka bir diyara götürür, kurtul etkisinden kurtulabilirsen. Bunca yeteneğe rağmen ölümüne mütevazidir, dağ iken tepeyim der, kazanacağını sanata adar, görüşlerinden ödün vermez, beni kendine daha da aşık eder. Yakışıklıdır da, ama ne o, ne çevresi bunu fark etmez. Kazak da çok yakışır sevdiceğime.
Ama işte, bir ilişkide tam değildir.
Belki de ben fazla tatminsizimdir. Bunları düşünmenin de bir anlamı kalmadı gerçi. Hadi sevgilim gel de son kez güzel yüzünü göreyim. Telefon çalıyor yine. Çok sıkıldım, yeter…
Bugün gideceğimiz filmi kaçırdığıma üzülüyorum, ödüllü bir Fransız filmiydi. 3’lü, hastalıklı bir ilişkiyi anlatıyordu. Bir zaman sonra bu hastalığa herkes alışıyordu, nasıl yapabildiler acaba? Ben nasıl yapabildim acaba?
Bunca zamandır onu aldatsam da içimde bir gram pişmanlık duygusu yok, bu nasıl normal olabilir? Ben bu adamı seviyorum, yani bir şeyler rahatsız etmeli beni değil mi? Bu aldatmaca tek gecelik, hadi olmadı, 2-3 kerelik bir şey değil ki. 4 senedir her allahın günü devam etmekte. Acaba başından beri buna alışmış olmak mı beni rahatsız hissettirmeyen? Ee sonsuza kadar böyle mi devam edecek? Edecekti? Filmi izleseydim anlardım belki. Neyse artık. Telefon çalıyor.
…
Ses! Biri asansörü çağırdı, duyuyorum. Geldi güzel gözlüm. Belki de onu son bir kez görmek için hala buradayım. Bu da cehenneme gitmeden benim payıma düşendir belki. Güzel bir hediye, teşekkür ederim.
Kapı çalıyor, e anahtarın var açsana. Hiçbir zaman o anahtarı kullanmadı, benim kapıyı açmam hoşuna gidiyormuş, budala Ama şu an budalalığın hiç de vakti değil, haydi aç şu kapıyı tatlım. Beni bu halde, kanlar içinde bulmanı istemesem de, gördüğüm son şeyin, böyle hastalıklı bir ilişkiye rağmen, sen olmanı istiyorum. Seni gerçekten, ama gerçekten deliler gibi seviyorum.
Anahtarın sesi duyuldu, açıyor kapıyı. Ne tepki verecek acaba? Çok üzülecek, özür dilerim tatlım, ama her şey aldığın pis tüy yumağının suçu!
Kapı açıldı, beni şu an göremiyor. Ben de onu göremiyorum, ama yaklaştı, ayak seslerini duyabiliyorum.
- Aysu? Evde misin? A… Allah kahretsin! Allah kahretsin! Aysu, beni duyabiliyor musun, Aysu?
- Duyuyorum seni, ve bu nasıl mutlu edici bilemezsin. Saçlarını kestirmişsin, bu muydu sürprizin
- Aysu, nolur cevap ver!
- Son birkaç saniyem sanırım, daha da yaklaş tatlım, terli de olsa, tenini son kez doya doya koklayayım.
- Aysu! Nabız? Nasıl bakılırdı bu? Aysu? …. Kalbi, evet kalbi! Aysu, beni duyabiliyor musun? Yaşıyor, tanrım, yaşıyor! Aysu?!
- Ne? Allah kahretsin mesajlar!
...
Ambulans çağırdım hemen. Öylece yatıyordu, üzerinde en sevdiğim şortu, en sevdiğim haliyle, olabildiğince pespaye. Yüzünün bir bölümü uzun süredir kan gölünün içindeydi, kaldırdım hemen. Sarsmamaya çalıştım. Nefes alıyordu, ama tepki vermiyordu. Hıçkırıklardan neredeyse adresi tam veremeyecektim. 2 dakika sonra ambulans geldi, hastane zaten dibimizdeydi. Ben kendimde değildim. Kapının çalındığını bile duymamışım, kırmışlar. Hemen beni yanından uzaklaştırıp sedyeye koymak için hazırlamaya başladılar. Bir boyunluk taktılar, nabzına, kalp atış ritmine baktılar. Birbirlerine anlayamadığım bir şeyler söylediler. O sırada gözlerim tuvaldeydi. Ona bakmak ve hıçkırmak dışında tepki vermiyordum. Görevlilerden biri geldi, biraz sarstı beni, ben hala tuvale bakıyordum. Güzel olmuştu, ama son rütuşları kalmıştı. Resimleri bitmese de güzel derdim hep, kızardı sonra daha busu var busu var diye. Ukalalık olsun istemezdim aslında sadece, ama anlamaz, kızmaya devam ederdi. Kızınca çok güzel oluyordu… Beni kaldırdılar yığıldığım yerden, onunla aynı ambulansa koydular, sanırım bayılmışım, ya da öyle bir şey. Gözlerimi açtığımda yanımda bizimkiler vardı, bir yatakta serum yemiş yatıyordum. Parçalarcasına çıkardım serumu, “Aysu!” dedim. “Aysu nerde?” Ameliyattaymış. Tam 7 saattir ameliyattaymış. Ameliyathanenin kapısının önüne gittim, çok gücüm yoktu, bir sandalyeye oturdum, bizimkiler de yanıma çöktüler. Bana sorular soruyorlardı ama ne kimseye tek laf anlatacak takatim vardı, ne de olanları hatırlamaya niyetim. Bugün uzun zamandır istiyor diye saçlarımı kestirmiştim, onu mutlu etmek istemiştim. 4 yıldır deliler gibi mutlu bir ilişki yaşamıyorduk, onun sevgisini kaybetmek istemiyordum. Bu halimle çok da mutlu edemediğimin farkındaydım, ama istesem de, bir başkası gibi nasıl davranabilirdim? Ben böyleydim; asabi, şikayetçi, memnuniyetsiz… ama o anlardı beni, sadece biraz daha mutlu olsun istemiştim. Liseden beri kestirmediğim saçlarımı bu yüzden, daha bu sabah Ahmet abiye gidip kestirdim. Adam şoka girdi. Çocuklar da bir garip bakıyor zaten.
Doktor çıktı ameliyathaneden, anlayamadığım bir şeylerden bahsetti, komplikasyon kelimesini yakaladım sadece. Anlamıyordum söylediklerinden bir şey. Yakasına yapıştım, zor kurtardı bizimkiler. Ama adamın suratında kızar bir ifade yoktu, alışkındı herhalde. “kısaca” dedi, “beyni çarpma sırasında hasar görmüş, tüm vücudu felç olmuş. Algılarının durumunu, 1-2 hafta sonra, yoğun bakımdan çıkınca anlayacağız. Geçmiş olsun…”
Geçmiş olsun…
Şu durumda söylenecek en saçma şey.
Şimdi 9 gündür hastanedeyim. Hala uyanmadı. Haftaya sergi var, 7 tane resmi var koyacağı, aslında 9 olacaktı, ama onları yapamadı. Olsun, iyileşince yapar. İyileşecek. Bunu ummaktan başka şansım yok. Ailesinin numarası olmadığından çocuklardan biri eve gidip cep telefonunu aldı, aradım, kaza gününün akşamında uçakla geldiler hemen. Onlar da benim gibi, 9 gündür hastane sandalyelerinin rahatsızlığını kemiklerinde hissetmekteler.
Birkaç gün önce telefonu biraz karıştırdım. Malum, hastane ortamında çok da yapacak bir şey yok. Şahin diye bir herifle mesajlaşmışlar, hayatımda ilk defa duyuyorum ismini. Sanırım beni aldatıyordu, ama umrumda değil. Sadece iyi olsun, başka bir şey istemiyorum.
Bu gece nöbet sırası bende, gidip bir kahve alayım.
Açacaksın gözlerini tatlım, bugün, olmadı yarın…
16 Ocak 2010 Cumartesi
Aşkın Ömrü Kaç Saat?
Günde tanrı bilir kaç kere, gir çık, gir çık. Kutsal bir meslek benimkisi. İnsanlar ben olmazsam ne yapacağını şaşırır, esrik kalır. Hayatın gerekliliklerinden biriyim ben. Tıpkı havayı solumak gibi, yemek yemek gibi. Sırtıma aldığım sorumluluk çok büyük, ama herkes tercihleriyle yaşar değil mi?
Aslını söylemek gerekirse hayat şartları beni buna itti, çok da bir seçeneğim yoktu. Bu tercih meselesi çok da bana verilen haklardan biri değilmiş. Nadide vücudum, bu mesleği yapmak için adeta özel olarak yaratılmış.
Aslında bu sektörde rakibim de çok. Kendimi mümkün olduğunca geliştirmeye, farklı teknikler bulmaya çalışıyorum. Gün geçtikçe benden daha gençleri piyasaya çıkıyor, saçları daha canlı, bakışları daha anlamlı olanlar. Ama allahtan benim de bir alıcı kitlem var, şarabın iyisi gibi, yıllanmış vücudumdan iyi anlıyorlar. Hatta benim gibileri bulmak için sokaklarda kaldırımları arşınlıyor, her köşe başını iyice araştırıyorlar.
Odamın her tarafı ayna dolu, bizim “dükkan” ise benim gibi yıllanmış, küf kokuyor. Kendime ne kadar bakarsam, özgüvenim o kadar yükselir, göğsümü gere gere müşterinin karşısına çıkarmışım. Öyle diyor bizim ermeni asilzade.
Size asilzadeden biraz bahsedeyim, eski İstanbul zenginlerinden. Bir yasa mı ne çıkmış, yabancılara özel vergi gibi bir şey. Bir çok meslektaşı ülke dışına kaçmak zorunda kalmış, boyunlarını bükmüş bu vergiler, kazandıklarından fazlasını istemiş devlet onlardan. O da işi gücü bir kenara bırakıp, tabiri caizse merdiven altından bu işe başlamış, şimdilerde vergi tabelası bile var. Ama o zamanın şartlarında gizliden gizliye yapmak zorunda kalmış tabi.
Hayatta kimsesi yok asilzadenin, bir karısı varmış, ailesinin yanına kaçmış zor zamanlarda. Tek başına eşsiz, dostsuz, 2 muhabbete muhtaç kalmış bizimkisi. Sonra bizim dükkanları arşınlamaya başlamış, kim bilir belki muhabbetimizi sevdiği için, belki de işi öğrenmek için.
Ama seviyordu benimle konuşmayı, o zamanlar tazecik çıtırım tabi, ortaya çıktığımda tüm gözler bana dönüyor, şarkılarımla herkes büyüleniyor, adeta kendinden geçiyordu. Bizim asilzade o sıralar aşıktı bana, o da gencecik delikanlı tabi. Çok yüz vermedim bu işin sonu yok diye, zamanla anladı o da. Ama yanına aldı beni, birlikte nice badireler atlattık, iyi günde kötü günde o bana destek oldu, ben ona. Hayat hangi yüzünü göstermek istediyse bize, birlikte yaşadık.
Ve zaman su gibi akıp geçti.
Ondan arda kalan bir ben, bir asilzadem, bir de bu küçük dükkan.
Yalan söylemeyeyim, gençken gönlümü verdim kimi delikanlılara, ama kaderin bir cilvesi gibi, yine yolum kürkçü dükkanına, bu küf kokulu dört duvar arasına düştü. İnsan tercihleriyle yaşadığı gibi, kaderinde bir şey varsa, onu da değiştiremiyormuş. Kim bilir, belki kader dediğimiz şey, dünyaya gelmeden tüylü kalemlerle bizim yazdığımız tercihlerimizdir. Mürekkebe her batırdığımızda o kalemin kıvrımları bizi farklı duygulara sokuyor, tercihlerimizi belirliyordur. Ve hayat bitince, yeni bir sayfa açılıyordur bizim için, içini dolduracağımız başka maceralar, başka hayat planları için…
Asilzadeye geri döneyim ben. Alışkanlıkları vardır güzel gözlümün. Hayatı dakik olduğu gibi, alışkanlıkları da dakiktir. Gün içerisinde saati geldiğinde kendini hissettirir. Asilzademe bazen de ben hatırlatırım onları. Bu düzen, bu rutinlik huzur veriyor bana, iteklememin asıl sebebi de bu.
Mesela kahve saati vardır, sabah 10:30’da mutlaka içer köpüklü köpüklü. Sonra öğleden sonra saat 13:00’de alması gereken ilaçları vardır. 2 mavi, bir kırmızı. Onları özellikle unutturmam. Severim beyimi, başına bir şey gelsin istemem.
Akşama doğru saat 17:00’de nane liköründen küçük bir bardak demlenir. İçine 2 damla da votka koyar, keyfe gelir tatlı sözlüm. O zaman başlar methiyelerine, en çok da bana sarar o sıralar işte. Gözü ne çıtırları görür, ne dükkandaki müşterileri.
Anka’m der bana, bir efsanede dağların ardındaki güzeller güzeli bir kuşmuş anka. Ben bilmem ki, okumam yok benim, sadece rakamları öğrenebildim. Saçımı okşar, güzelliğime verecek sıfat bulamaz. Koltuklarım kabarır o anlar, yalan değil. Çıtırlar hafif kıskanarak bakar bana. Kimileri asilzademin hala bende gönlü olduğunu düşünür. Düşünsün, bunun kimseye zararı yok nasılsa. Bizim aramızdaki ilişki aşktan, sevgiden de öte hem, öyle bir köprü ki bizimki, hiçbir güç yıkamaz. Hatta bilirim ki bir gün beyzademin yumuşak kalbi durur, güzel bakışları donar kalırsa, işte o gün ben de bu dünyada daha fazla yaşayamam. Hayatın bu güzel rutini, onun yokluğuyla cehennem azabı verir, dayanamam. Sesim kısılır, saçım dökülür, iş yapamaz hale gelirim. Vücudum gerekliliklerini reddeder, zaman akmaz, o zaman da ben ölür giderim.
Tanrı bilir kaç kere, gir çık, gir çık.
Hayat bu haliyle rutin, ama güzel.
Siz bu mesleği aşağalıyor olabilirsiniz, ama en kutsalı bizimki. Hatta biz olmasak insanlık nereye gider bilemiyorum. Kılavuzuyuz biz ihtiyacı olanların.
İhtiyaç dediysem, aslında herkesin.
Bizim sokak bizimki gibi dükkanlarla dolu. Müşterileri müdavimler. Vitrinlerde en çıtırlar, en ihtişamlılar durur. Benim gibi yıllanmış, gerçek güzellikler ise daha içerlerde saklanır. Nadide bir parça gibi, aslında aynı zamanda bir demirbaş gibi.
Asilzadem çok yaşlandı, ben de öyle. Bu kutsal mesleği bırakma vaktinin geldiğini düşünüyor bugünlerde. Gel diyor bana, kimseye hesap vermeden gidelim buralardan. Ne artık sen başkalarına yar ol, ne gözleri değsin sana. Sadece benim için söyle güzel şarkılarını, bana ada hayatını, birlikte geçsin kalan zamanımız.
Zaman demişken, çocukluğum geldi aklıma, anlatmadan geçemeyeceğim.
Çok küçüktüm ben, babamla yaşardım. Severdi beni, ilgilenirdi. Ben de onu severdim yalan değil, hayatta ondan başka kimsem yoktu. 2 katlı, somon rengi bir evde yaşardık. Bir kusuru vardı ama babamın, biraz fazla içer, içtiğinde de beni bile tanımazdı. O da asilzadem gibi ticaretle uğraşır, bilmediğim bir takım alım satım işleri yapardı. Sonra o da battı. Borç batağındayken ben, hiçbir değerim yokmuş gibi, kumar masasında yaşlı bir adama satıldım. Ne yaşıma, ne gözyaşlarıma aldırdı. Ardına bile bakmadan, beni hayatından çıkardı.
Yaşlı adam bana karşı ilgisizdi, aslında evindeki bir süs köpeği gibi hissederdim kendimi, zaten benden çabuk sıkıldı, yerime başka bir kurban seçip kıçıma tekmeyi atıverdi.
Sokaklarda buldum kendimi, yağmur, çamur, birkaç gün rezalet içinde süründüm derken, beyzademden önceki adamla, nemci abiyle tanıştım. Beni dükkanına götürdü. Hastalanmıştım, bana bir güzel baktı, yaralarımı sardı, sonra da diğer dilberlerinin arasına kattı.
Sonra, zaman…
Beyzademin gidiş gelişleri…
Beni yanına alışı…
Bir hayatı birlikte yaşamamız…
Şimdi de bu bitmek bilmez kaçış planları. O kadar diyorum ona, istediğin kadar kaç, ne zamanı yakalayabilirsin, ne gerisinden gidip izini kaybettirebilirsin. O da seninle gelir, peşini bırakmaz, izlerini unutturmaz. Aldığın her nefeste, attığın her adımda, gördüğün her rüyada senledir o. Ne yaşadığın ihanetleri unutturtur sana, ne çektiğin çileleri, ne kadimsiz dostları, ne doğduğun ülkenin sana yaptıklarını. O yüzden bırak, bunların hepsiyle küçük dükkanımızda yaşayalım. Bir gün vaktimiz dolduğunda, en azından terk ettiğimiz yer yabancı dört duvar olmasın. Rutubetli olsun, ama bizim olsun. Bizim parçamız, anılarımız, mutluluklarımızla dolu olsun. Yaşadığımız rutin hayatın anlamlı bir parçası, bitmek bilmez hikayelerle dolu kader evimiz olsun.
Ama dinlemiyor…
Hissediyorum, yakında hiçbir yakarışıma aldırmadan gidecek buradan. Ben de arkasından elbet. Dedim ya, onsuz yaşam benim için bir hiç.
Bu rutubetli dükkan, bu hemcinslerimle dolu hikaye yuvası, bu tik tak sesleri, bu yadigar saatlerin mekanı antikacı, çok yakında 2 parçası eksik bir şekilde kepenklerini kapayacak.
Kalan antikalar, yeni yetme saatler diğer antikacılara satılacak, ortada ne ruh, ne güzel anılar kalacak…
Hissediyorum, tam 34 gün, 22 saat, 13 dakika, 28 saniye sonra…
Aslını söylemek gerekirse hayat şartları beni buna itti, çok da bir seçeneğim yoktu. Bu tercih meselesi çok da bana verilen haklardan biri değilmiş. Nadide vücudum, bu mesleği yapmak için adeta özel olarak yaratılmış.
Aslında bu sektörde rakibim de çok. Kendimi mümkün olduğunca geliştirmeye, farklı teknikler bulmaya çalışıyorum. Gün geçtikçe benden daha gençleri piyasaya çıkıyor, saçları daha canlı, bakışları daha anlamlı olanlar. Ama allahtan benim de bir alıcı kitlem var, şarabın iyisi gibi, yıllanmış vücudumdan iyi anlıyorlar. Hatta benim gibileri bulmak için sokaklarda kaldırımları arşınlıyor, her köşe başını iyice araştırıyorlar.
Odamın her tarafı ayna dolu, bizim “dükkan” ise benim gibi yıllanmış, küf kokuyor. Kendime ne kadar bakarsam, özgüvenim o kadar yükselir, göğsümü gere gere müşterinin karşısına çıkarmışım. Öyle diyor bizim ermeni asilzade.
Size asilzadeden biraz bahsedeyim, eski İstanbul zenginlerinden. Bir yasa mı ne çıkmış, yabancılara özel vergi gibi bir şey. Bir çok meslektaşı ülke dışına kaçmak zorunda kalmış, boyunlarını bükmüş bu vergiler, kazandıklarından fazlasını istemiş devlet onlardan. O da işi gücü bir kenara bırakıp, tabiri caizse merdiven altından bu işe başlamış, şimdilerde vergi tabelası bile var. Ama o zamanın şartlarında gizliden gizliye yapmak zorunda kalmış tabi.
Hayatta kimsesi yok asilzadenin, bir karısı varmış, ailesinin yanına kaçmış zor zamanlarda. Tek başına eşsiz, dostsuz, 2 muhabbete muhtaç kalmış bizimkisi. Sonra bizim dükkanları arşınlamaya başlamış, kim bilir belki muhabbetimizi sevdiği için, belki de işi öğrenmek için.
Ama seviyordu benimle konuşmayı, o zamanlar tazecik çıtırım tabi, ortaya çıktığımda tüm gözler bana dönüyor, şarkılarımla herkes büyüleniyor, adeta kendinden geçiyordu. Bizim asilzade o sıralar aşıktı bana, o da gencecik delikanlı tabi. Çok yüz vermedim bu işin sonu yok diye, zamanla anladı o da. Ama yanına aldı beni, birlikte nice badireler atlattık, iyi günde kötü günde o bana destek oldu, ben ona. Hayat hangi yüzünü göstermek istediyse bize, birlikte yaşadık.
Ve zaman su gibi akıp geçti.
Ondan arda kalan bir ben, bir asilzadem, bir de bu küçük dükkan.
Yalan söylemeyeyim, gençken gönlümü verdim kimi delikanlılara, ama kaderin bir cilvesi gibi, yine yolum kürkçü dükkanına, bu küf kokulu dört duvar arasına düştü. İnsan tercihleriyle yaşadığı gibi, kaderinde bir şey varsa, onu da değiştiremiyormuş. Kim bilir, belki kader dediğimiz şey, dünyaya gelmeden tüylü kalemlerle bizim yazdığımız tercihlerimizdir. Mürekkebe her batırdığımızda o kalemin kıvrımları bizi farklı duygulara sokuyor, tercihlerimizi belirliyordur. Ve hayat bitince, yeni bir sayfa açılıyordur bizim için, içini dolduracağımız başka maceralar, başka hayat planları için…
Asilzadeye geri döneyim ben. Alışkanlıkları vardır güzel gözlümün. Hayatı dakik olduğu gibi, alışkanlıkları da dakiktir. Gün içerisinde saati geldiğinde kendini hissettirir. Asilzademe bazen de ben hatırlatırım onları. Bu düzen, bu rutinlik huzur veriyor bana, iteklememin asıl sebebi de bu.
Mesela kahve saati vardır, sabah 10:30’da mutlaka içer köpüklü köpüklü. Sonra öğleden sonra saat 13:00’de alması gereken ilaçları vardır. 2 mavi, bir kırmızı. Onları özellikle unutturmam. Severim beyimi, başına bir şey gelsin istemem.
Akşama doğru saat 17:00’de nane liköründen küçük bir bardak demlenir. İçine 2 damla da votka koyar, keyfe gelir tatlı sözlüm. O zaman başlar methiyelerine, en çok da bana sarar o sıralar işte. Gözü ne çıtırları görür, ne dükkandaki müşterileri.
Anka’m der bana, bir efsanede dağların ardındaki güzeller güzeli bir kuşmuş anka. Ben bilmem ki, okumam yok benim, sadece rakamları öğrenebildim. Saçımı okşar, güzelliğime verecek sıfat bulamaz. Koltuklarım kabarır o anlar, yalan değil. Çıtırlar hafif kıskanarak bakar bana. Kimileri asilzademin hala bende gönlü olduğunu düşünür. Düşünsün, bunun kimseye zararı yok nasılsa. Bizim aramızdaki ilişki aşktan, sevgiden de öte hem, öyle bir köprü ki bizimki, hiçbir güç yıkamaz. Hatta bilirim ki bir gün beyzademin yumuşak kalbi durur, güzel bakışları donar kalırsa, işte o gün ben de bu dünyada daha fazla yaşayamam. Hayatın bu güzel rutini, onun yokluğuyla cehennem azabı verir, dayanamam. Sesim kısılır, saçım dökülür, iş yapamaz hale gelirim. Vücudum gerekliliklerini reddeder, zaman akmaz, o zaman da ben ölür giderim.
Tanrı bilir kaç kere, gir çık, gir çık.
Hayat bu haliyle rutin, ama güzel.
Siz bu mesleği aşağalıyor olabilirsiniz, ama en kutsalı bizimki. Hatta biz olmasak insanlık nereye gider bilemiyorum. Kılavuzuyuz biz ihtiyacı olanların.
İhtiyaç dediysem, aslında herkesin.
Bizim sokak bizimki gibi dükkanlarla dolu. Müşterileri müdavimler. Vitrinlerde en çıtırlar, en ihtişamlılar durur. Benim gibi yıllanmış, gerçek güzellikler ise daha içerlerde saklanır. Nadide bir parça gibi, aslında aynı zamanda bir demirbaş gibi.
Asilzadem çok yaşlandı, ben de öyle. Bu kutsal mesleği bırakma vaktinin geldiğini düşünüyor bugünlerde. Gel diyor bana, kimseye hesap vermeden gidelim buralardan. Ne artık sen başkalarına yar ol, ne gözleri değsin sana. Sadece benim için söyle güzel şarkılarını, bana ada hayatını, birlikte geçsin kalan zamanımız.
Zaman demişken, çocukluğum geldi aklıma, anlatmadan geçemeyeceğim.
Çok küçüktüm ben, babamla yaşardım. Severdi beni, ilgilenirdi. Ben de onu severdim yalan değil, hayatta ondan başka kimsem yoktu. 2 katlı, somon rengi bir evde yaşardık. Bir kusuru vardı ama babamın, biraz fazla içer, içtiğinde de beni bile tanımazdı. O da asilzadem gibi ticaretle uğraşır, bilmediğim bir takım alım satım işleri yapardı. Sonra o da battı. Borç batağındayken ben, hiçbir değerim yokmuş gibi, kumar masasında yaşlı bir adama satıldım. Ne yaşıma, ne gözyaşlarıma aldırdı. Ardına bile bakmadan, beni hayatından çıkardı.
Yaşlı adam bana karşı ilgisizdi, aslında evindeki bir süs köpeği gibi hissederdim kendimi, zaten benden çabuk sıkıldı, yerime başka bir kurban seçip kıçıma tekmeyi atıverdi.
Sokaklarda buldum kendimi, yağmur, çamur, birkaç gün rezalet içinde süründüm derken, beyzademden önceki adamla, nemci abiyle tanıştım. Beni dükkanına götürdü. Hastalanmıştım, bana bir güzel baktı, yaralarımı sardı, sonra da diğer dilberlerinin arasına kattı.
Sonra, zaman…
Beyzademin gidiş gelişleri…
Beni yanına alışı…
Bir hayatı birlikte yaşamamız…
Şimdi de bu bitmek bilmez kaçış planları. O kadar diyorum ona, istediğin kadar kaç, ne zamanı yakalayabilirsin, ne gerisinden gidip izini kaybettirebilirsin. O da seninle gelir, peşini bırakmaz, izlerini unutturmaz. Aldığın her nefeste, attığın her adımda, gördüğün her rüyada senledir o. Ne yaşadığın ihanetleri unutturtur sana, ne çektiğin çileleri, ne kadimsiz dostları, ne doğduğun ülkenin sana yaptıklarını. O yüzden bırak, bunların hepsiyle küçük dükkanımızda yaşayalım. Bir gün vaktimiz dolduğunda, en azından terk ettiğimiz yer yabancı dört duvar olmasın. Rutubetli olsun, ama bizim olsun. Bizim parçamız, anılarımız, mutluluklarımızla dolu olsun. Yaşadığımız rutin hayatın anlamlı bir parçası, bitmek bilmez hikayelerle dolu kader evimiz olsun.
Ama dinlemiyor…
Hissediyorum, yakında hiçbir yakarışıma aldırmadan gidecek buradan. Ben de arkasından elbet. Dedim ya, onsuz yaşam benim için bir hiç.
Bu rutubetli dükkan, bu hemcinslerimle dolu hikaye yuvası, bu tik tak sesleri, bu yadigar saatlerin mekanı antikacı, çok yakında 2 parçası eksik bir şekilde kepenklerini kapayacak.
Kalan antikalar, yeni yetme saatler diğer antikacılara satılacak, ortada ne ruh, ne güzel anılar kalacak…
Hissediyorum, tam 34 gün, 22 saat, 13 dakika, 28 saniye sonra…
14 Ocak 2010 Perşembe
Sürreal patates
"Patates" dedi, "ne kadar üzgündü geçen hafta."
Öyleydi evet dedim.
"Ama bugün gayet iyiydi, tarlada hasat zamanı gelmiş, canına can katmış gibi." dedi.
"Pişirilmeyi sevmiyor, ondan" dedim. "Haşlandı haftasonu, hoşuna gitti bu."
"Haşlanmaktan değil de, belki yanındaki diğer patatesler canına can katmıştır." dedi.
"Tarifine göre değişir." dedim. "Mesela havucu seviyor, ruh ikizi zannediyor."
"Hmm" dedi. Sustum.
İkimizde, geçen hafta o patatesi onun ortadan ikiye ayırdığını bilmezlikten gelmeye devam ettik. Halbuki patates haşlansa da, ortadan ikiye ayrılınca benim işime yaramıyordu.
Keşke cesaret edip de güzelim yemeği mahfettin diyebilseydim.
Neyse, bu tarifi okur bir gün belki.
Öyleydi evet dedim.
"Ama bugün gayet iyiydi, tarlada hasat zamanı gelmiş, canına can katmış gibi." dedi.
"Pişirilmeyi sevmiyor, ondan" dedim. "Haşlandı haftasonu, hoşuna gitti bu."
"Haşlanmaktan değil de, belki yanındaki diğer patatesler canına can katmıştır." dedi.
"Tarifine göre değişir." dedim. "Mesela havucu seviyor, ruh ikizi zannediyor."
"Hmm" dedi. Sustum.
İkimizde, geçen hafta o patatesi onun ortadan ikiye ayırdığını bilmezlikten gelmeye devam ettik. Halbuki patates haşlansa da, ortadan ikiye ayrılınca benim işime yaramıyordu.
Keşke cesaret edip de güzelim yemeği mahfettin diyebilseydim.
Neyse, bu tarifi okur bir gün belki.
26 Aralık 2009 Cumartesi
Benlik
Franz Kafka'dan suçluluk duygusunu ödünç aldım,
Dostoyevski'nin Prens Mışkin'ine verdim,
Murathan Mungan'ın hayal kırıklıklarını içine katık ettim ki,
Elif Şafak'ın Araf'ındaki yalnızlığın arkadaşı olsun,
sonra ben oldu.
Dostoyevski'nin Prens Mışkin'ine verdim,
Murathan Mungan'ın hayal kırıklıklarını içine katık ettim ki,
Elif Şafak'ın Araf'ındaki yalnızlığın arkadaşı olsun,
sonra ben oldu.
12 Aralık 2009 Cumartesi
mektup
“Evet, sonunda delirdim.” diye başladı mektubuna.
Etrafındakileri amaçsızca üzmek, ona verilmiş bir hakmış gibi sonuna dek kullandı, kullanıyordu.
Kimsenin kişiliğine saygı göstermiyor, bencilliğiyle tüm sınırları aşıyordu. Bunu yaparken arkasında bıraktığı o mutsuz bakışları görmezden geliyordu. İşin kötüsü, bakışların artık görmezden gelemeyecek kadar çok bağırmasıydı. Bu da acı vericiydi.
“Benden nefret ediyorum.
Onlar da bence beni artık sevmiyor.” diye devam etti.
O kadar çok “tek” yaşamaya alışmıştı ki, biri gelir oturur diye, yandaki koltuğa hep çantasını koyuyordu.
Onların ayakta kalması pahasına.
Bir şeylerin değişmesi gerektiğini içinde bir yerlerde, bir sezgi çığlık çığlığa anlatmaya çalışsa da, çok içerlerdeydi o. Duymuyordu.
Kulaklarını tıkayıp kendi saçma mantığını yaşatmaya devam etmek…
“Osmanlı’yı da “hasta adam” diyerek böyle zorla yaşatmışlardı ya,
Tarih tekerrürden ibaret demek hala…” diye bitirdi mektubu.
Kalktı, bir sigara yaktı. Pencereden yağan yağmuru seyredaldı.
Bu mektubu tabi ki, asla sahibine yollamayacaktı.
Etrafındakileri amaçsızca üzmek, ona verilmiş bir hakmış gibi sonuna dek kullandı, kullanıyordu.
Kimsenin kişiliğine saygı göstermiyor, bencilliğiyle tüm sınırları aşıyordu. Bunu yaparken arkasında bıraktığı o mutsuz bakışları görmezden geliyordu. İşin kötüsü, bakışların artık görmezden gelemeyecek kadar çok bağırmasıydı. Bu da acı vericiydi.
“Benden nefret ediyorum.
Onlar da bence beni artık sevmiyor.” diye devam etti.
O kadar çok “tek” yaşamaya alışmıştı ki, biri gelir oturur diye, yandaki koltuğa hep çantasını koyuyordu.
Onların ayakta kalması pahasına.
Bir şeylerin değişmesi gerektiğini içinde bir yerlerde, bir sezgi çığlık çığlığa anlatmaya çalışsa da, çok içerlerdeydi o. Duymuyordu.
Kulaklarını tıkayıp kendi saçma mantığını yaşatmaya devam etmek…
“Osmanlı’yı da “hasta adam” diyerek böyle zorla yaşatmışlardı ya,
Tarih tekerrürden ibaret demek hala…” diye bitirdi mektubu.
Kalktı, bir sigara yaktı. Pencereden yağan yağmuru seyredaldı.
Bu mektubu tabi ki, asla sahibine yollamayacaktı.
15 Kasım 2009 Pazar
YASSAH KARDEŞİM!

Şimdi bu internet kullanıcıları yasaklara karşı bir duruşa sahiptir genel olarak. Hepimiz yasaklara karşıyız, hepimiz liberaliz, ne güzel. Geçen ay içerisinde gerek içki masalarında, gerek internette edindiğimiz sosyal ortamlarda, gerekse yasaklı sitelere girmeye çalışırken ya da bardan çıkıp kapılarda ekmek kırıntısına üşüşmüş kargalar gibi duruşup içişirken içimizden bir güzel küfür ettik, ne güzel.
Konuşmak, fikir geliştirmenin tohumudur. Ağzımızdan çıktığı anda uzay boşluğuna doğru yavaş ama emin adımlarla tırmanan o kelimeler, biz ucundan tutup beyin dediğimiz torbaya koymadıkça, sonra orada diğerleriyle kaynaşıp bir fikir doğurtmadıkça ne işe yarıyor bunun sorgulanması gerekiyor biraz.
Durumu biraz “alayına isyan”dan çıkartacak, reel, etli, canlı bir şekle sokmak, aktivist olmak, anarşist olmak gibi kavramlardan bahsediyorum. “bir şeyler yapmak”. Konumuz bu.
İnternet sansürleri hepimizin sinirlerini bolca bozdu, şimdi burada ne kadar anlamsız olduğundan bahsetmeme gerek yok. Yeterince bahsedildi zaten. Bu duruma karşı birileri, bir yerlerde, bir şeyler yapmaya çalışıyor, spesifik olarak internet sansürü hakkında, bilenleriniz vardır elbet. Biraz dillendirip, gençleri özendirmek de gerek.
Wordpress’in kapatılmasını son damla olarak gören siber alemin gerçek aktivistleri, sansüresansür isimli bir oluşum içerisine girdiler. Amaç neleroluyor’u ortalama internet kullanıcısının gözüne sokmaktı. Önce bir kemik kadroyla başladılar işe, zamanla büyüdüler, büyüdükçe ilk eylem projelerini yeşerttiler. Trafiği çok olan, az olan, belki de hiç olmayan yüzlerce blogla birlikte bir süre “kendilerini erişime engellediler”. Sitelerinin girişine ekledikleri basit bir kodla, o neleroluyor’u birazcık çıtlatmış oldular. Biraz çıtlattılar dediysem, Hürriyet, Cumhuriyet, Radikal, The Guardian, Osocio gibi pek çok gazete ve yabancı bloga haber oldular.
Sonrası…
Sonrasında durum sansür hakkında bir bilgi paylaşımından çıkıp, hadi sokağa çık ey geek, ey nerd! e döndü.
Çok afedersiniz tuvalete gitmeye üşenen internet bağımlıları, yapılanan poster hareketi için şehrin dört bir yanını kuşattılar. Taşa toprağa posterler, stickerlar yapıştırdılar, konsept yine site engellemeleri gibiydi: “bu bisiklete erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” “bu davlumbaza erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” “bu hatuna erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir”…

Kısa filmler geldi ardından, hatta destekçi yönetmenlerden. Halkın cahili, kekosu Facebook paylaşımlarına, ülke bölücüler sizi, nanik nanik diye mesajlar atarak motivasyonu bozdu hafiften, ama toparlanmak uzun sürmedi.
Sonrasında bir “yay!” hareketi. Çok gezdin tozdun, şimdi kıçımızı yayarak devam ediyoruz değil, manifestoları, videoları, haber linklerini, başlıklarını internet üzerinde olabilecek tüm sosyal mecralarda ölümüne yaymak, sinir bozucu hale gelene kadar yaymak, en fikir fakirine bile neleroluyor’u bir sordurmak, antipatik görünmek pahasına yaymak. Yayıldı da, şanıyla yürüdü bu eylem de. Emeği geçen herkesin click’ine sağlık.
Zaman geçti, bir bakmışız notalara da sansür vebasını bulaştırmışlar. Biliyorsunuz, sevgili Müyap vak’ası.
Hatta ironik olarak, aynı gün Müyap’ın ana sayfa haberi şöyleydi: “Türkiye internet erişiminde Avrupa’nın 7.si”. Biliyorum şu ağlanacak hale gülme meselesi…
Tam olarak bunun sonrasında çoktan son damlayla taşan bardaklar sel olup aktı, yeni oluşumlar kaçınılmaz hale geldi.
Yurtdışında sansürle ilgili var olan oluşumlardan en harbisi örnek alınarak bir “korsan parti” fikri vukuu buldu. Kısa sürede yüzlerce abone edindi. Ama reel bir parti sıfatını o an almadığından, kendi aktivist grubunu doğurdu; Netdaş, yani internet vatandaşları.
Tam tanımıyla; “Netdaş Hareketi, internet üzerine (ve üzerinde) odaklı politika yürütür. Düşünce, ifade ve iletişim özgürlüğünü; bireyin mahremiyet hakkını ve özel hayatın dokunulmazlığını; bilgiye erişme hakkını; yani internet kullanan bireylerin temel hak ve özgürlüklerini savunur. Net yansızlığından yanadır ve internetin toplum faydası için geliştirilmesine katkıda bulunur.”
Daha çok yeni olan bu 2 oluşum için Bilgi üniversitesinde bir toplantı düzenlendi, çalışma grupları oluşturuldu, Müyap aynı başlık altında yüzlerce maile maruz bırakıldı (spam olması engellenerek) ve bence en kuul olanı, hazırlanan bir albüm kapağıyla –özgür müziğime dokunma!- onlarca cd Müyap’a postalandı. Neleroluyor’u bu sefer, derinlemesine düşman topraklar yaşasın diye.
Savaş, sadece psikolojik yöntemlerle de kazanılır, evet.
Müyap, bu nerdlerin farkına vardı, arabesk/emo söylemlerle çıktı bu sefer izleyici karşısına. “insanlar biraz bilinçlendiyse, biz yediğimiz küfürlere razıyız” “benim derdim bedava müzik indiren 15 yaşındaki çocukla değil, Myspace’in patronuyla.” E be adam diyeceğim, susuyorum, konumuz yasak değil, hareket.
Şu anda bu oluşumlar hala internet üzerinde eylem planlarına devam etmekte, Müyap’ın uykusunda kabusu, siber dünyada tirojeni olmakta. Sosyal medyayı etkin olarak kullanmak nelere kadir, her gün gözümün içine soka soka kanıtlamakta.
Yapılanlar “aman ne ki, 2 yürüyüş mü yaptılar, 2 polis copu mu yediler” etkisi yaratıyor dışardan farkındayım. Ama eğri oturup doğru konuşmak gerek; bir konuya kanalize olup, tüm enerjini ona harcamaya insanlar “iş” diyor, bu nerdler ise “haklı direniş”.
Ve anladığım kadarıyla, bu konuda pes etmeye niyetleri yok.
Bilginin doğasını hormonlarla bozmaya kalkmak, içinde yaşayan kurtçukları kızdırabilir, ve kurtçuklar kızdıklarında, bağırsaklarınız bu işe hiç sevinmeyecektir. Tüm sansür yanlıları, bu sözüm de size gelsin. Hadi bakalım, iyi DNS’ler.
10 Ekim 2009 Cumartesi
Sonbahar

Yapraklar yeşille sarı arası. Hafif bir rüzgar var. Esip yaprakları yaladıkça, bazıları terkedilmiş bahçelere düşüyor. Bahçeler sarı, hüzünlü, yorgun ve yaşlı. İçlerinde bulundukları geçmiş havasını sapına kadar hissettiriyorlar. Ama hava olabildiğince açık, mavi, temiz. Moda arzulatıyor. Bense evdeyim ve dışarı çıkmak ölümüne zor geliyor.
Burada duvarlarla ayrılmış antikacılara ait bahçeler var. en sağımdaki en yalnızı, bundan sebeptir en sarısı aynı zamanda. Oraya yaprakların düşüşünü izlemek daha çok keyif veriyor.
Rüzgar esiyor. Dal sallanıyor. Yaprak titriyor, titriyor ve sonunda kendini esas bedeninden ayırıyor. Doğanın kollarında yuvarlana yuvarlana yer çekimine gidiyor. Sadık bir köle gibi, o nereye çekerse, oraya. Düşerken manzarası muhteşem olmalı, hayata tersten bakıyor. Hayatı boyunca görüş açısındaki her şey birden değişiveriyor. Bir anda, tamamen farklı bir dünya. Şu an o yaprağın en kıskanılası saniyeleri. Bir kere parçası olduğu düzeneği görüyor dışardan. Tıpkı ruh bedenden ayrıldığında dünyaya havadan baka baka süzülmesi gibi, o da fark ediyor her şeyi. Gözünde büyüttüğü gövde uzaklaştıkça küçülüyor birden. Sonra başka bedenler görüyor, onunkinden büyük, ya da küçük, ya da güzel, ya da yaşlı.
Aynı bedende buluştuğu diğer yapraklara ne demeli? Onun fark ettiği gerçekliği fark edemediklerinden şu an nasıl da zavallı görünüyorlar… küçümser gözlerle bakıyor hayatının bu anında yaprak yaprakdaşlarına, ve diğer yapraklara, hatta dallara, gövdelerine, köklerine, kurtlarına, yavru kuşlarına…
Bir de o mesele var tabi. Sen kalk, bunca yıl bir kurtçuğa yem olmadan yaşa, gölgende karıncalar dinlensin, yağmurda sana sığınsın, onca benzerin bir kuşun yuvasına malzeme olurken sen ısrarla görevini koru, gururla ayakta, gururla parçası olduğun düzeneğin görevlerini yerine getir. Nefes alsın sayende, yaşasın, çark dönsün, doğa gülsün, ama aynı doğa, aynı düzenle, gelsin kıçına tekmeyi vursun. Dünya dönsün, mevsimler seni, hayatını, aslında doğal olarak, atsın o parçadan. Bundan sonra olacakları da biliyorsun. O kutsal tanrın, toprağın kucak açacak sana. Onun dinginliğinde huzurun doruklarına çıkacaksın. Sevecek seni karşılıksız, katacak ruhuna. Sen de ona karışacak, aşkıyla kölesi olacaksın. Bu bildiğimiz kölelik değil, olmak istenilen, tüm benzerlerinin bir gün tatmak için yanıp tutuştuğu, o derin duygunun sana yapmanı söylediği kölelik. O toprak ki o kadar kutsal, senin boyut kavramında en büyün sandığın, parçası olduğun gövdenin, ve diğer gövdelerin, ve tüm sistemin ve tüm dünyanın anası, nefesi, aşı, aşkı, var olma sebebi, ve aynı zamanda yok olma nedeni. Bu aşk, bu çarkın dönmesinin tek sebebi, yoksa büyük isyanlar çıkacak, büyük acılar çekilecek, düzene lanet edilecek, tabiatın dengesi bozulacak. Yaprak deyip geçmemek gerek, yazın ortasında bir toplu intiharla tüm sistemi çökertebilecek güce, tüm dengeyi bozacak iradeye sahip bir olgudur yaprak. Ama toprak aşkı buna izin vermez, düzenin en kutsal parçası, düzensizlikten hoşlanmadığını, kalplerine hissettirmiştir her titrek yaprağın. Bu aşkla döner çark, aksi zaten düşünülemez.
Düşünüyor bunların hepsini yaprak, 4 saniye, 400 sanise içinde tüm bu düzeni, nereden geldiğini, nereye gittiğini, kutsalını, ve onun kutsalsızlığını, hayatı, dengeyi, hakkını ve haksızlığa uğramışlığını, ama olgunlaştığını, olgunlaşıp doğaya karışacağını, bir yandan üzerinde geniş bir örtü olan gökyüzünün mavisini, onu görme şansının artık kalmayacağını, kuşların güzel türküleriyle uyanamayacağını, yavru karıncalara yoldaşlık yapamayacağını, canının en küçük, ama en değerli parçalarını onlarla paylaşamayacağını, ama bunların hepsinin bu aşka değer olduğunu, bu aşka değer olduğunu mu, bu aşkın boyutunun istediği, yaşanılası boyut olduğunu mu, yoksa algısı dahilindeki güzelliklerin mi daha tat aldığı şeyler olduğu, olmadığı, en ucundaki damarından, taa gövdesinin sonuna kadar hissetti, ve bunların hepsi 4 saniye sürdü.
Ve oyun bitti.
Artık onundu, kutsalınındı. Ve bu duygunun tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kış geceleri gövdesinin kulağına fısıldadığı masalları hatırlıyordu, diğerleriyle birlikte dinleyip aşka geldiği o masallar, bir an önce o aşka ulaşmak için onu yanıp tutuşur hale getirmişti. Tüm yapraklarla birlikte titremiş, o günü iple çektiklerini, hatta bazılarının gövdelerinden kurtularak o aşka kendini kurban ettiğini hatırladı. Allahım ne büyük bir duygunun eseriydi. Ve işte buradaydı, bu duyguyu tatmak için ona kavuşmuştu. Etraf sessiz, hafif bir rüzgar sesi, onu yerinden titreten esintiler, yolculuğa çıkmış börtü böcek, kökünü ilk defa gördüğü gövdesinin yanında, yalnız, sessiz, rahatsız edici bir huzurla duruyordu. Bir cevap bekliyordu kutsaldan, geldim işte, neredesin, ve ne yapmaktasın. Sana sonsuz aşkımı vereceğim, bunun karşılığında o kış geceleri anlatılan rüya gibi masalları yaşayacağım. Değil mi, yaşayacağım? Nerdesin, bak ben buradayım. Artık senle, sonsuza karışacak, dengenin bir parçası olmak için gövdemi uğruna feda edeceğim. Feda edeceğim ki doğa beslensin, yeni benler olsun, yeni benler aynı Sen’e feda olsun…
Sorular havada beklemede, yaprak hafif esen rüzgarla bir o yana, bir bu yana gövdesini sallamaktaydı. Zaman izafileşmiş, kelimeler artık o anda, kifayetsizleşmişti…
Ve ben orda, o anda, o yaprağı izlemekte, hayatımı düşünmekteydim.
Fotoğraf: deviantart/pavsys
Yalnızlık ve Yalanlar Üzerine

Karşı apartmanın son katındaki orospunun camında bir kuş, karnımda bir ağrı var.
Bugünkü rolünün iyi mi, kötü mü olduğunu kestirememiş, asapbozar bir hava günü kasvetli hale getirirken ben hala bu balkondan uzak kalamıyorum. Bir çok benzerliğimiz var bu dört duvarla bence. Ama başka yazının konusu bu.
Çok değil, 2 metre mesafemde, yatağımda bir yabancı nefes alıp veriyor. Biraz önce yanındaydım, yorganın inip çıkışını izliyordum. Yıllar önce izlerken annesine huzur veren bu görüntü ben de hiçbir etki uyandırmıyor. İzliyorum sadece.
Yan komşu gün geçtikçe saksafonu iyi çalmaya başlıyor, artık gelen melodiler daha anlamlı.
Hareketlenmeye başladı yabancı, uyusun biraz daha, şu anı bozmasını istemiyorum.
Ruhu kibir ve egodan arındırarak bir şeyler yaşamanın mantıksızlığı gün geçtikçe daha çok aklıma yatmakta.
Paylaştıkların, mutlulukların, sinir girdapların, esprilerin, göt olmaların, içip sayıkladıkların, anlık cevapların, verdiğin sevgi, şefkat, ilgi, sarmalama, hepsinin ama hepsinin sana kendini iyi hissettirmek gibi bir bedeli, hayır görevi var. Bu dünyada hiçbir canlı, bir diğeri için yaşamıyor, yaşamasını savunmuyorum da, derdim –miş gibiler.
Güneş açtı, bu yazının asabiyet ayarını biraz bozabilir.
Gerçekten hayatındaki yeri farklıy-mış gibi, ortak bir şeyleri paylaşıyor-muş gibi, davan hakikaten çok önemliy-miş gibi, söylediğin kelime çok anlamlıy-mış gibi, birilerine değer veriyor-muş gibi davranmaktan bıkmadın mı ey ademoğlu?
Gerçekleri kendine açıklamak bu kadar zor değil, ben senleysem bunun senle hiçbir ilgisi yok, tıpkı sen benleyken bunun benle hiçbir ilgisi olmaması gibi.
Buraya kadar saat doğru işliyor, ademoğlu için anlaşılabilir bir noktadayız. Benim için asla açıklanamayacak olan ise bu oyunu idare etme gücünü veren şeyin varlığı; kendine olan anlamsız aşkın? Yalnızlık korkuların? Sadece hayatta kalma çaban?
Gerçekten çok mutlu insanlar gördüğümde gerçekten çok şaşırıyorum.
Mükemmel ilişkiler, sorunsuz aileler, huzurlu uykular, aşk yaşayanlar ve buna benzer garipsenecek yüzlerce olay, ama en içinden çıkılmaz olanı, aşk yaşayan sahtekarlar.
Olabilecek en son nokta aşk diye bir şeyin varlığını baştan kabul etmek zaten. Bir insanı ölümüne sevemezsin, olsa olsa, kendi yansımanı görmüşsündür onda, ya da olmak istediklerini. Dönüp dolaşıp sürekli kendi kürkçü dükkanına varıyor tüm yollar, nasıl fark etmiyorsun? Daha kötü olanı, fark edip hala nasıl yalan söyleyebiliyorsun?
Mutlu olmak için sanırım. İçimdeki boşluk tam olarak bu noktada isimleniyor.
Ama yalan söylemeyeceğim mutlu insanlar, bazen sizi hayvanlar gibi kıskanıyorum!
İşte bu yüzden, zaman zaman oyuna girmek, gerçekleri fark etmekten daha mantıklı geliyor.
Ne bakıyorsun morpheus, mavi olanı yutmayı düşünmek de mi yasak?
Fotoğraf: deviantart/miraruido
Agresif Bir Gün

Herkes birbirini sikmeye çalışıyor şu dünyada…
…erkek kadını, kadın erkeği, beyin beyni, güçlü güçsüzü, entel milleti, millet birbirini, sokaktaki insanlar karşılarından gelen kalabalığı… sikin abi, tebrik ederim. İstediğiniz o kocaman sikler egonuz peki bundan haberiniz var mı?
Ben var ya ben, ah o ben yok muyum, anlamıyosun sen… anlayamazsın benim yaşadıklarımı yaşamadın ekolü nesli, en büyük sik sizin, zenciler bile yarışamaz, o derece.
Bir şeylerin tarafı olmak, bir şeyler için kafa yormak, insanın kendini tanrıya en yakın konumlandırdığı nokta bu bağlamda. Ateist entellerin dile getirmedikleri şey, inanmıyorlar, çünkü esas tanrı onlar.
Eleştriye kapalı ol, biri senin hayat görüşüne karşı iki laf etsin, hadi yolla cehenneme. Tanrının sıçtığı pokun üstüne pok mu olurmuş?
Olmazmış.
Bir dur, bir soluklan, ne diyor o karşındaki bir bak be gerizekalı. Senin kafa yorduğun şeyleri hiç düşünmüş mü, sonucunda çıkarımları neler olmuş, hayat için anlamlandırdığı şeyler ne, ne oluyor, ne bitiyor, ne kadar farkında? O farkındalıkla hayatın neresine tutunmuş da yorulmuş da tutmaktan vazgeçmiş de pasif agresif direnişler içerisinde…
Ama olur mu, sıçtı bir kere tanrı, başka söze ne hacet?
Resim: deviantart/ahermin
Masal

Bir varmış, bir yokmuş. Ülkenin birinde dünyalar güzeli bir kız yaşarmış. Güzel olduğu için ayrıca dünyalar iyisiymiş de. Bu masal ülkesine çirkin ve iyi kızları almıyorlarmış çünkü. Her seferinde kapıdan geri çevrilen bu kızlar hem yapacakları başka bir iş olmadığından, hem de saflıklarından kötü yola düşüyorlarmış. Masallardaki dünyalar güzeli kızlar bu kızların çalıştıkları semtlerin isimlerini bile bilmezlermiş. Persiyadaymış bu çirkin kızların batakhaneleri. Dünyalar güzeli kızlara anneleri bilmesin diye persiya kelimesinin anlamını pırasa satılan yer olarak anlatırlarmış.
Bu dünyalar güzeli kızların babaları, kocaları persiyaya giderlermiş bazen. Kızlarına da pırasa almaya gittiklerini söylerlermiş. Her seferinde de eve bir torba pırasa ile gelirlermiş. Dünyalar güzeli kızlar babalarını/kocalarını pencere önünde beklerlermiş. Ama aslında penceredeki yansımalarına bakmak içinmiş bu. Kendilerine bakıp kendilerinden büyülenirlermiş. Babalarının/kocalarının pırasa almaya çıktığı günler bu kızlar toplanıp kimin daha güzel olduğunu tartışırlarmış. Ama dünyalar iyisi kızlar olduğu için hepsi başka bir arkadaşını seçermiş, kimse kendisini en güzel göstermezmiş. Bu tartışmaların sonu hep muamma kalırmış, ama sonunda hepsi birbirinin güzelliğine aşık olur, çılgınlar gibi sevişmeye başlarlarmış. Her biri o gün en güzel belirlediği arkadaşıyla sevişirmiş. Bunun için babalarının/kocalarının pazardan getirdiği pırasaları kullanırlarmış. Kimse de bu pırasalara ne olduğunu hiç sormazmış.
Masal bu ya, bir gün dünyalar güzeli ve dünyalar iyisi kızlardan birisinin babasının canı pırasa çekmiş. Persiyadan dönüşte aldığı pırasalar aklına gelmiş. Kızından akşama pırasaları pişirmesini söylemiş. Ama kızı o pırasaların sonuncusunu dün alemde kullanmış. Evlerinde pırasadan eser yokmuş. Kara kara düşünürken, dünyalar güzeli diğer arkadaşlarından yardım istemeye karar vermiş. Ama kimsede pırasa kalmamış. Dünyalar güzeli arkadaşlarından biri, ayrıca dünyalar iyisi bir insan da olduğundan ona bir fikir vermiş. Persiyadan gidip pırasa alabilirmiş. Ama bizim kız, yolu bile bilmiyormuş. O bilmiyormuş ama mahallelerinin eskiden dünyalar güzeli, şimdinin dünyalar pörsümüşü yaşlı mendilcisi pırtan hanım masal dünyasından sık sık kaçamak yaptığı diğer dünyanın piriymiş. Ona sormaya karar vermiş. Ne de olsa persiya da o dünyanın dışında bir yerlerdeymiş. Böylelikle giyinmiş, süslenmiş, güzel kızların takınması gereken adapta dışarı çıkıp mendilci pırtan hanımı bulmuş. Pırtan hanım 2 dünyayı da yakından tanıyormuş, 2 dünyanın da adetlerini iyi biliyormuş. Bundan olsa gerek, dünyalar güzeli kızın pırasa almaya persiyaya gitmek istediğini duyunca hiç şaşırmamış. Annelerin kızlarına böyle söylediğinden her olgun masal dünyası kahramanı gibi onun da haberi varmış. Şimdi dünyalar güzeli kıza persiyanın batakhane olduğunu söylese olmazmış. Masal dünyasının büyüsünü bozarsa sonucunun ona da dokunacağının farkındaymış. Böyle temiz yürekliymiş pırtan teyze. Bu dünyanın kimyasını bozmanın şimşekleri onun üzerine çekeceğini bilirmiş. Bu, bu günlerde, tam da diğer dünyaya kaçamaklarını sıklaştırdığı bir dönemde hiç de hoş olmayacak bir durummuş. Ekmek parası aslanın ağzındaymış, artık kimsenin mendil kullanma adeti kalmamış. Piyasadaki hazır peçeteler kendi mesleğinin bitmesine sebep olmuş. E tabi onun da para kazanması gerekirmiş. Bakmakla yükümlü olduğu çoluğu çocuğu, torunu torbası varmış. Ne yapacağını düşünürken aklına dahiyane bir fikir gelmiş.
Pazar gerçekten de ironik olarak persiyanın içinde kurulurmuş. Babalar/kocalar bu durumdan zaten pek bir memnunmuş. Eve giderken masum yalanlarının üzerini örtecek pırasaları, karılarının/kızlarının aşk oyuncağı tazeleri buradan alırlarmış hep. e pırtan teyze madem oraya gidecekmiş ille, şu körpecik kız için bu işi biraz erkene almasının bir sakıncası yokmuş. Zaten bu işin başka çıkar yolu da yokmuş. Masal dünyası hükümeti bu sıralar biraz karışıkmış. yeni yönetim kadrosu tartışmalara yol açmış, yenilikçi ve biraz demokratlarmış. Bu da gelenekselcileri huzursuz ediyormuş. Persiya gerçeğinin ortaya çıkması, gelenekselcilerin kullanabilecekleri sağlam bir koz olabilirmiş. Yeni kadronun masal dünyasında sadece soruna ve ahlaksızlığa sebep olduğunu iddia edebilirlermiş mesela. Taze körpeciklerin dünyanın çirkin tarafını keşfetmesi iyi bir duygu sömürüsü malzemesi olabilirmiş. Burada da günah keçisi tabi ki pırtan hanım olurmuş. Hem yenilikçileri savunduğundan, hem gerçeklerin öğrenilmesine vesile olduğundan bu durum için biçilmiş kaftanmış. Ama hayır, buna izin vermeyecekmiş. Böylelikle güzel kıza telaş etmemesini, kendisinin oraya gideceğini, onun sükunetle evinde pırasaları beklemesini istediğini söylemiş. Güzel kız kabul etmiş. Zaten bu dünyada penceredeki yansımasına bakmaktan ve peminle sevişmekten başka severek yaptığı bir şey yokmuş. Sorumluluklar ona göre değilmiş. Peminle sevişirken bile pasifmiş. Onun için pencere önünde geçirdiği dakikalar hayatının en anlamlı zaman dilimleriymiş. Şimdi kalkıp taa başka bir dünyaya geçmek zaten çok büyük bir işmiş. En son bu kadar zahmetli bir işi pemin ondan aktif olmasını istediğinde yaşamış. Pörsümüş teninden utanmadan hala sokaklarda dolaşan mendilci pırtan teyze derdine tam anlamıyla derman olmuş. Şimdi eve gidip pencere önüne geçme zamanıymış, geç bile kalmış. Pürüzsüz tenine bakıp, onu okşayıp, sevme zamanı gelmiş. Güzel olmak ne kadar güzel bir şeymiş!
Böylelikle tahmininden erken yola çıkmış pırtan teyze… (bitemedi, bitecek bir gün)
resim: deviantart/kaisaris
Hisdökümü

Büyük, çok büyük bir şato. İki büyük kapısının yanında, iki büyük aslan heykeli olan kocaman, gri, yalnız bir şato. Gıcırdayarak açılan kapılarında yılların “yaşanmamışlık” izleri. Öyle ki, örümcekler bağlamış tokmaklarını, çalamıyor insan.
Ama benim şatom o, bu yüzden içeri giriyorum. Büyük holünün ortasında kocaman merdivenler, yanlarında ise dizili onlarca oda. Her şey uzak, soğuk, yalnızlığı hatırlatan bir şehir kadar gri. Benim, ama benim değil. Tanıdık bir renk, ama sevilen değil. Koşmaya başlıyorum soluğum yettiğince. Odaların içinde arıyorum rengi teker teker. Hepsi şık, hepsi dekoratif, albenili odalar. Ayrıntılarında binlerce güzellik var, ama bir metre yakınımda değil, yüz yıl uzağımdalar. Benim, ama benim değil. Gezerken teker teker bu odaları, sahip olduklarımdan utanıyorum, artık sıkılıyorum bakarken yeni bir renk bulmak için. Odaların arasındaki yuvarlak, çerçevesi oymalı aynaya ilişiyor gözüm. Ve fark ediyorum. Ben de aslında kaçtığım o griyim, herhangi başka bir renk yok üzerimde. Gözlerimde ya da parmak uçlarımda. Her şey gri. Ben, benden uzak, soğuk, yalnız bir şehir. Hayır, o yalnız şehirdeki martıyım. Kanatlarım var, ama kaçamıyorum parçası olduğum o şehirden. Korkuyorum belki, ama daha çok alışkanlık o içimdeki. Zaten alışkanlıklar büyütmez mi gözünde o dışarıdakileri?
Odalara dönüyorum ve moralim bozuk. Baktığım her oda bana aynı soğuklukla bakmakta. Aslında onun soğukluğu, beklide sadece benim bakışlarım yüzünden. Demin aynaya bakarken fark ettim, ifadem de gri. Bendeki yansımanız da bu yüzden, bir türlü renklenemiyor odalar. Bazılarınızın içten, tuhaf bakışları içimi ürpertmedi değil, ama bu ürperti açık bıraktığım kapıdan sızan rüzgarın eli de olabilir.
Gerçeği, gerçek haliyle göremediğimden, bütün cümlelerin yüklemleri olabilir e sığınıyor. Ya da sadece, “gerçek” olan benim bakışım, yalan olan diğer gerçek sandıklarımdan beni koruyor. Olabilir.
Peki bu odalar, bana umutsuz hastalar gibi bakarken, belki de içindeki olası bir rengi fark edeceğim günün umuduyla yaşarken, aynı zamanda neden bana vitrinde sergilenen bir obje kadar uzak? Aidiyet duygumu kaybetmiş olabilirim. Benim olan bu odaların benden bu kadar uzaklaşması başka nasıl bir sebebe dayanabilir?
Küçükken hep en sevilen olmak isterdim. Ne kadar sevilirsem o kadar ait hissederdim. Ve bundan kopmamak için insanların beni seveceği şekle sıkışır, kendimi benliğimden ederdim. Şu an bulunduğum bu burukluğun, bu griliğin, bu hissizliğin sebebi aslında sevilmemem mi? Olabilir.
Koştukça aklıma geliyor. Gri kapıların, gri kollarını çevirip, gri çerçeveleri olan o uzak şehir havalı odalara baktıkça, kendimi o kafesini sadistçe seven martıların gözleriyle görüyorum gitgide. Bu odalar neden bu kadar güzelken, “güzel” demeye dilim varmıyor? Bana bu kadar aitlik hissiyle bakarken, bir o kadar uzaklaşıyor?
Aradığım renkler nerde sorusunun bir cevabı olsa keşke..
Başka dört duvarın ardına gizlenmiş olabilirler – ki varlar, sahiplerini hisleriyle yansıtıyor, yansımalarıyla sahiplerinin hislerinin yansımalarına karışıyor, etrafı bir yansı cümbüşüne sokuyor, gıbta ile bakılan bir renk cümbüşüyle sadece kendilerine yarıyorlar. Gıbta ile bakmak ise, sadece o çocukluğumda oyunların en çok aranan, her planın kurucusu olan, hep onun evine en yakın parkta oynanan, arkadaş grubunun o en parlayan çocuğuna olan hislerimi hatırlatıyor. Asla yerine geçemeyeceğimi bile bile, onun gözleriyle hayata bakmaya çalışıyorum. Yalancı bir pollianacılık oyunu. Ama bunu yaptığım her gün, aslında kendime eziyet ediyorum. Savaştan savaşa girmiş, yıpranmış zavallı benliğim, bir sahtekarlık oyununun daha repliklerini ezberlemekle meşgul. O gri çerçevelerden birinden dışarı bakarken işte içimde bu fırtınalar kopuyor.
Dışarıda bir yavru Kremlin, durmaksızın renk değiştirip, benliğimi elimden alıyor, insanlığın sonradan yarattığı o en kötü icadın, o iradesizliğin, “kıskançlığın” alevlerini korluyor, geriye dönüp bu güzel dekore edilmiş, uzak, yalnız ve gri şehirleri andıran odaya baktığımda oluşan fütursuzluğumu bir adım nefrete yaklaştırıyor, odanın bana bakan umutsuz gözlerini göremiyor, derinliklerinden bana fışkırtmak istediği sevgisini, gözümdeki perdeler yüzünden –bilmiyorum bu perdelerin gri olduğunu söylememe gerek var mı- bana iletemiyor, çaresizliğinin girdabında bir şeyler haykırmak istiyor, ama yapamıyordu. Ve ben koşturmaya devam ediyordum. Arkamda bıraktığım gri umutsuzluklar ve koşarken oluşan rüzgarın iteklediği gözyaşlarımın saydam mutsuzluğuyla. Her odadan gözüme takılan, ya da bakıp kendimi özellikle acıttığım manzarası olan küçük Kremlin gözümde büyüyüp bir sevgi çınarına dönüşüyor, bense onun karşısında bıçağı biraz daha kalbime saplıyor, her miliminde o en sevilen çocuk olamamanın kızgınlığını göğüs kafesime sokuyordum.
Odalar gri ve ben mutsuzum. Yoruldum artık, koşmuyorum. Bir iki tane gri kapı kaldı aralanmayan, ama nihai gerçeğin ne olduğunu bilerek, umutsuzluğun içine gömülerek, ama aynı zamanda mekaniğe bağlanmış olarak onlara doğru yürüyorum. Ve sanırım yavaş yavaş kabulleniyorum. Bu gri dört duvarın içinde, gıpta ettiğim o renklerden uzak, kendimle baş başayım. İliklerimde hissettiğim bu ürperti aslında kabullenmem gereken kendi yüzüm. Tıpkı bu aynada gördüğüm yansımam gibi… gibi…. Bu aynada bir farklılık var gerçi, diğerlerinden sanki şekilsel olarak farklı, hangi odaydı bu, sondan bir önceki. Aslında çerçevesi diğerleriyle aynı, oymaları, şekli, karşısında yansıttığı nihai griliğiyle sahibi.
Ama bir şey var, bir şey, bu, bir renk..
Kalp atışlarım hızlanmaya başladı ve sanırım alnımın sağ tarafından yavaş yavaş ve pervasızca bir ter damlası süzülmekte. Titriyorum, bu yansımanın ne olduğuna bakmak için dönmeye korkuyorum.
Ter damlası göz hizama geldi.
Titriyorum. Aradığım şeyi bulmuş olabilme ihtimalimden korkuyorum. Artık aynaya bile bakmaya korkuyorum bu rüya bitecek diye.
Ter damlası burun hizamda.
Titriyorum. Uzun zamandır –aslında düşününce bu zaman dilimini tohumuma kadar uzatabiliriz- bunca uzun zamadır, yaşayamadığım o duyguların hemen önündeyim. Dönüp bakmaya korkuyorum. Gözlerimi kısmış, aynaya bakıyorum. Bakışlarımdan korkup kaçmasın diye, ürkmesin diye, orada öylece durmuş, hareket etmeden,
Ter damlası çene hizamda.
Kaçışı olmayan kararla, geriye doğru dönerken, yuvarlanan ter damlacığı yere vuruyor ve yansımasında bir kez daha hayal kırıklığımın parçaları görünüyor. Bundan sonra, ya odalardaki perdeleri kapalı tutmalı, ya odalardaki aynaları kaldırmalı. Bir daha karşıdaki küçük Kremlinin aynaya yansımasını görüp de kendime ait bir parça zannedip hislenirsem, kalbim buna dayanamayacak durumda olabilir…
Olabilirli bir yüklemle daha, odanın kapısını kilitleyip, gri gerçeğimin içinde yavaş adımlarla kayboluyorum…
resim: deviantart/theoccultside
Yalnız Bahçeler

Sonbaharın eliyle sıkıp buruşturduğu, hüznüyle kurutup bir paçavra gibi attığı sarılar, siz nelere kadirsiniz böyle?
En olmadık anlarda olmadık his dökümleri yaratır, sonra da oh olsun diye size bakanlara hüzün bakışlarınızı fırlatırsınız. Bazen seker, bazen yakalar kurbanını böyle günlerde o bakışlar, o zaman hissizini, uğursuzunu dinlemez, kafası iyi olmayanı dahi kedere boğar, en az 10 dakika kendine kilitler, tabiri caizse kal getirir, helal olsun.
Ha bir de, hava sıcağın bir derece az, soğuğun bir derece fazlasıyken, yaprakların ve yağmurun attığı pislik içindeki balkonun dışında görüntüsünü tamamlayan şehir yaşamı klimaları, boş leğenler, kurlaşan leylekler, hafiften esen rüzgar, uzaklarda denizin varlığı ve yokluğu, ha bir de çocukların kuru gürültüleri varken, yani konseptini tamamlamışken, kanına girer, artık şans bırakmaz adamda. Vakit, keder vaktidir, geçmiş olsun.
O zaman bıraktım dinlemez, başlamadım dinlemez, yeni söndürdüm dinlemez, istetir kendini sigara. İlle yakıcan, başka bir çaren yok. İçine havanın soğuk ve temiz kokusunu da çektin mi tamamdır, artık 2 kelimeye bile gözlerini dolduracağın kıvama gelmişsindir.
Bir müzik açacaksın içerde, çıkacaksın balkona. Etrafına biraz göz atıp yakacaksın sigaranı, oh mis gibi bir duygu, şimdi sıra derin incelemelerde.
Önce mekanı bir inceleyelim; balkon tabi ki pis, ama ev terliklerinle girecek kadar cezp edici aynı zamanda. Sanki annenden saklıyor gibi, hafif mahçup, hafif bir çocuk yaramazlığı ile basacaksın o pis yere, adet budur. Duvarın yakınına geldin mi, koy sigaranı duvarın üzerine, ne aşağı düşecek kadar tehlikede olsun, ne de içeri düşecek kadar sağlamda. Madem zorla istetti kendini, bir huzursuzlukla bulunsun kaldığı yerde, korkularının esiri bir tek sen mi olacaksın ya? Sonra dönüp bakacaksın bir dünyaya, ağzını öpeyim pinhaninin.
Sol tarafında, hani o şair adamın perdeleri olmayan odasının bulunduğu apartmanda, çatıda İstanbul suyundan daha beterce bir suyu içinde barındırdığı belli olan bir tanker, çirkin sarı rengiyle yavşakça gülümsüyor güzel ve açık gökyüzüne. Üzerinde bir leylek var, hemen yanındaki dumanının tüttüğünü hiç görmediğin bacanın üzerinde de bir diğeri, kurlaşıyorlar, ama sesleri gerçekten berbat, ve tam olması gerektiği gibi. Hemen yanlarındaysa sıra sıra antenler, evlerinin içine kapanıp ordan tekil bir iletişimi tercih eden sürünün kolu bacağı, duruyorlar güzel çirkinlikleriyle. Naparsın, hayat..
Aşağıya doğru bir göz ucuyla baktığında görünen ilk şey klimalar. 3-5 tanesi dizilmiş tek katlı yapının üzerine, o yapının da ne olduğunu tam anlamış değilken, bir de bu kadar klimayı ne yaptığını düşünmek biraz fazla gelebilir, düşünme.
Biraz daha aşağılarda, apartmanın ve diğer apartmanların zemin katlarının ve geçmişin sahipleri antikacıların arka bahçeleri. Ne görmeyi beklediğini/beklediğimi bilmiyorum, ama büyülü bir geçmiş havasından çok hafif bir gülümseme getirecek komik nesneler mekanı olmuş, belki de mevsimlerdir yerleri değişmeden kalan bu sahiplerin karakterine bürünmüş melun melun bakıyorlar. Sağa yakın olanında, çok yaşlı olduğu belli olan bir ağaç, -bu ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim, ağacın neredeyse bu kata, 4. kata bakan tarafında bir dalda bir poşet çöp duruyor, düşün düşün, mantık almıyor, nasıl, neden??:)- ağacın gövdesine asılmış bir davul.. onca yağmuru, karı, fırtınayı, güneşi yedikten sonra orada tabi ki işlevsiz. Orada ne işi var, ne amaçla konulmuş ta unutulmuş ta çürütülmüş bilinmez, tıpkı yanındaki katlanan sandalyenin sahiplendiği gibi, ufak bahçeyi sahiplenmiş, e haklı.
Yine de güzel umutlar varmış başlarda bahçeyle ilgili, belli. Giriş kapısından bahçenin ortasına kadar taşlar döşenmiş, kalan yeşilliklere basılmasın da bozulmasın diye. Sonra en son ne zaman ayak bastı bu taşlara o antikacı, bilinmez.. ama belli olan bir şey var ki o da diğer benzerleri gibi bu bahçeye de geçmiş havasını ve yalnızlığını vermiş, insan bakarken bir tuhaf oluyor, yalnız hissediyor, sessiz hissediyor.
Sola yakın olanına geçelim; içinde kimbilir hangi yağmurdan kalma pis bir suyun bulunduğu mavi bir leğen. Hafif toprağa gömülmüş artık, yerlisi olmuş bahçenin. Arada uğrayıp su içen kuşlar dışında hayatla pek bir iletişimi yok, ama mutlu görünüyor. Olsun, bazıları yalnız mutlu. Etrafı hafif çim hafif toprak karışımı, arada sahibinin gelip antikalara cila spreyi sürdüğü, bu yüzden cila spreyi kokan, cilalanmış, özünden çıkmış, yine de sahibine özveriyle yaklaşmış, sonra da yakınlaşmış, ama hiç yaranamamış, yaranmak ne kelime, baya bir boşlanmış, horlanmış, diğerinin sempatik görüntüsünden farklı olarak acınası, acımtrak bir bahçe olup çıkmış. Daha yalnız görünüyor, daha terkedilmiş ayrıca. En kötüsü de sahibinin içinde bulunup iletişimde bulunmadığı yalnız bir bahçe..
Ve bununla aynı düzlemde onca benzeri..
Kafanı kaldırıp, o nelere kadir olan, o inanılmaz havası ile sarıları göreceksin.. kimisi dökülmüş, balkonuna konuvermiş, kimisi yalnız bahçelerde, kimisi damlarda, kimisi humus olmuş, toprakta, onla beslenen bitkide, börtü böcekte can bulmuş, her yerden, her haliyle sana bakmakta. Hüznü ta iliklerine kadar hissettirmekte.
Tam o sırada işte, tam o anda, telefonu eline alıp, o birini aramak, tam olarak bu sarıların fikri. Öylesine yalnızlar ve öylesine bütünler ki, yanlarında içine dönüp, yalnızlığından korkup, o birine sarılmak duygusu, ya da tam tersi bazen, kendine sarılmak, koca dünyada, küçük bir nokta olan varlığınla yetinmeyi öğrenmek gibi bir tekabül geçişi yaşatmakta adeta bu sarılar. Ah yok mu bu sarılar.. bak hüzne daldım yine, kendime sarılma vaktidir.
fotoğraf: deviantart/redrosegrace
Yağmurlu Bir Gece

Hava soğuk.. ben soğuk..
İçimde ürperti veren minik bir kıskançlık, duygularımın ne olduğunu anlamaya çalışarak soğukta öylece oturuyorum.
Sobayı yakmam gerek, sıcak bir şeyler içmem gerek, belki de ona mesaj atmam gerek
Ama dedim ya, hava soğuk, ben de..
Sabırsız bir ruha ve bedene sahip olmanın ızdırabı içinde soğuktan patlıyorum. Ellerim titriyor/terliyor bunları kelimelere dökerken. Ve söylüyor tınılar hislerimi/istediklerimi; yağmurlu günlerde seviş benimle, kuşlar çinko damı gagalarken..
İnsanın kendisiyle çelişmesi güç bir durum. İstemekle istemememin, düşünmekle düşünmemenin, adım atmakla atmamanın arasında bir yandan kendime verdiğim sözler, bir yandan kelimelere dökmek istediğim tüm o heceler tane tane kafamdan çıkıp kalbime giderken ben aslında böyle bir şeyin olmadığını benliğime anlatmaya çalışıyorum. Ve hava çok soğuk, hala bir şeyler yapmak için harekete geçmiyorum..
Minik bir kıskançlık zelzelesinin altında kalan cansunun hazin küfürlerini sokaktaki köpekler dışında kimse duyamamıştı. O ıslak gecede, o zelzele sonrası kendini dışarı atıp olmayan karın olan soğuğunu yiye yiye, yağmurun çiselediği sokaklarda temposunu tutturmuş, ama tahminlerini tutturamamış halde küfürleri ile birlikte köpeklerin şaşkın bakışları altında antikacılar sokağına dönüyordu sayın seyirciler. Bakalım talih ona bundan sonrası için ne tür oyunlar oynamıştı? Bir hayat sonra!
Yaklaşık 1 dakikadır klavyenin harflerine bakıp ne yazmam gerektiğini düşünüyorum, onun evinde onun yanında oturduğum ana bir geri dönüş yapıyorum. Şimdi bir senaryo kuruyorum, ışıkları kapatmış televizyon izlerken ben onun omzuna başımı dayıyorum, sonrası Allah kerim. Wordün Allah kelimesinin ilk harfini büyük olarak düzeltmesi ile irkiliyorıum. Sanırım bu bi işaret. O bana göre değil.
resim:deviantart/msgolightly
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
